“Koku duyusu, sadık bir danışman gibi tat alma duyusunu bekleyen izlenimler konusunda önceden uyarır. Bu ön hazırlık olmadan mükemmel bir zevk mümkün değildir”

Oruç tutmasam da Ramazan ayını pek severim. Çünkü lezzetli bir aydır!
Tabii, herkesin lezzeti kendine.
Tüm yoksulluğa, yokluklara rağmen, iftar sofraları yine de biraz daha çekici olur.
Belki de bütün gün yemeğe hasret kalmanın çağrıştırdığı bir sanrıdır sofradaki lezzet.
Fazla dağıtmadan gelelim konumuza:
Malumunuz, adımız çıkmış yemekçiye (şikempervere). Bunca yıl sonra atsan atılmaz, satsan alan olmaz!
Bu unvanın zararlarının yanı sıra faydaları da yok değil. Örneğin, Ramazan boyu bol bol iftar daveti alıyorum. Arkadaşlar sağ olsun, birbirinden lezzetli iftariyeliklerini benimle paylaşmak istiyorlar.
Geçenlerde, grip olmama rağmen, maskemi takıp bir davete gittim. Giderken sıcak pide götüreyim bari deyip bir fırına uğradım. Tam pidenin fırından çıkma anıydı.
Tek sevdiğim kuyruk, pide kuyruğudur. Sıra bana gelinceye kadar fırından yükselen ekşi mayalı hamur kokusunu derin derin solurum. Hiçbir kadının parfüm kokusu bu kadar tahrik edici olamaz.
Örneğin, kadınların yıllarca erkekler üstünde en etkili olan parfümü “Chanel No: 5” bile pide kokusuyla baş edemez.
Veya yaşım ilerledikçe “koku-tahrik” duygularım mı değişiyor acaba?
Parfüm kokusunun yerini hamur kokusu mu aldı yoksa!
Kuyrukta bekliyorum ama fırından pide kokusu gelmiyor. Önümdekilerin elleri yanmasın diye pideleri kâğıda sardıklarını gördükçe fırından yeni çıktıklarını anlıyorum.
Ama koku yok!
Kokusuz pide olur mu hiç? Yine de aldım. Koku olmadığı için ucundan tırtıklamak içimden geçmedi.
Gittiğim evin hanımı, Diyarbakır’ın Karacadağ pirinci ile yaptığı pilavla anılır. Has tereyağını bol kullandığı için pilavın kokusu neredeyse bütün mahalleyi sarar.
Bu sefer o kokuyu da alamadım, “Bugün pilav yok galiba.” diyerek hayıflandım.
Daha sonra masanın ortasına konan, nar taneleri ile süslenmiş bir tepsi pilavı görünce şaşırıp kaldım!
Sonraki günlerde koku sorunum giderek büyüdü. Ne sucuğun, ne pastırmanın, ne sarımsağın, ne tahinin kokusunu alabiliyordum.
Osmanlı çileğinin kokusu bile ot gibi geliyordu!
Ne ızgarada kebap ne de tavada balık!..
Ortamı saran kokunun ne olduğunu fark etmiyordum!
Tabii hiçbir yiyeceğin tadını da almıyordum.
Kokusu olmayan bir dünyada yaşıyordum sanki!
Bir telaş, bir telaş…
Belli bir yaş üstündekilere sağlık sigortası yapmıyorlar. Onun için bir çuval parayı gözden çıkarıp bir hekime görünmeye karar verdim.
Ta ki Vedat Ozan imdadıma yetişinceye kadar.
Vedat Ozan da kim?
Bence “Kokuların Kralı”.
Koku üstüne bilmediği yok. Bildiklerini bizlerin de anlayacağı basitlikte (keyifte) anlatan bir üniversite hocası.
Koku üstüne kitapları ve makaleleri var.
Müjdeli haberi, Vedat Ozan’ın “Metro Gastro” dergisindeki makalesinden aldım.
Meğer grip yüzünden tıkalı olan burnum, yediklerimin kokusunu almıyormuş. Bu yüzden de tüm yemekler tatsız geliyormuş.







