Üç gün sonra Antalya’da genişletilmiş Expo sahasında düzenlenecek COP 31 Taraflar Konferansında çok sayıda devlet temsilcisi, STK kapsamında tanımlanan irili ufaklı örgütler, şirketler dünyanın geleceğini tartışacak. Onlar tartışırken halka da çağrı yapılıyor. Konferansın başkanlığını üstlenen Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum sahada açılan yeşil bölgenin halk katılımına açık konserler, sergiler, söyleşiler, etkinlik mekanlarıyla bir festivale dönüşeceğini söylüyor ve ‘tüm vatandaşlarımızı’ davet ediyor. Herkesin, elindeki malzemeyi satmaya çalıştığı kapalı salon toplantıları ve yeşil bölge kompleksi konferansın gerçekte bir festivalden ziyade küresel bir panayır olarak tasarlandığını gösteriyor.
Yurttaşların değil finans ve sermaye kuruluşlarının vereceği nota talip olanlar için dünyanın gözünün kısa bir süre Türkiye’nin üzerinde, etkinliğin ‘Türkiye’nin marka değerini artıracak’ olması panayırda çocuklara bedava dağıtılan lolipop kıymetinde. İklimin bozuşmasının sorumluları içeride ahkam keserken halktan ziyaretçiler yeşil bölgenin çimenlerinde yatıp yuvarlanabilirler!
Marka değeri İngiltere’nin 2. Dünya Savaşı’ndan kalan eskimiş gemileri Aliağa’daki gemi söküm tesislerinde asbest salarken, aynı ülkenin plastik atıkları depolandıkları Adana’da suya karışıp balıkların sindirim sisteminde birikirken kazanıldı asıl. Bu değer övünülecek bir şey değil. Atık miktarının 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştığı belirtiliyor. Ancak sorun bundan ibaret değil.
Türkiye Avrupa Birliği’nin, Dünya Bankasının, Birleşmiş Milletlerin bir süredir belgelerinde yer alan ve ‘yeşil dönüşüm’ gibi bir kavramla sürüme sokulan stratejiye uyumu kabul etmiş ülkelerden biri. Elbette kârlılık ve rant getirisi temel ölçü. Yeşil dönüşüm esas olarak ve basitçe fosil yakıtlara yönelik muhtaçlığın yeni enerji türlerinin geliştirilmesiyle birlikte kaldırılmasını amaçlıyor. Hep aynı tekellere rezerve edilen HES-JES ihaleleri getirisi az olan enerji üretirken yandaş şirketlere yüksek sübvansiyon akıtılmasını sağlıyor ama bu arada doğal habitatı kalıcı bir yıkıma uğratıyor.
Bu konuda kimse diğerinden temiz değil; petrol için Venezuela’nın başbakanını derdest eden, İran’ı bombalayan, sevkiyat borularına ve deniz yollarına hakimiyet mücadelesi veren irili ufaklı emperyalist devletler dünyanın iklimini koruyor olamaz. Tersine şu anda süren savaşlarda kullanılan hava silahlarının kaynağı da fosil yakıtlar.
Büyük tekeller için Türkiye teritoryası bir maden yatağı. Uzay, tıp, çip, dijital iletişim teknolojisinin belkemiğini oluşturan nadir elementler, kıymetli metaller için Türkiye’de devlet sübvansiyonlarıyla sermayesi şişirilmiş şirketlerle iş birliği halinde batıdan doğuya, kuzeyden güneye ülkeyi bir kazı alanı haline getirmeye soyunmuş durumda. Bir ilin, Eskişehir’in bunun için talan edileceği, karşılığında marka değeriyle birlikte kârların akacağı uğursuz ticaretin üstü ise festival neşesiyle örtülemez.
Türkiye yönetimi birkaç ayda bir halka Karadeniz’de ve Güneydoğu’da petrol, Doğu Akdeniz’de doğal gaz bulunduğu biraz daha sabredilirse kazançtan yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakılan milyonların refaha kavuşacağı umudunu da pazarlıyor. Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs çevresinde doğal gaz arayan İsrail-Yunanistan ve ortaklarına karşı doğal gaz rekabet ve gerilim siyaseti izliyor. Dolayısıyla fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılmasından değil tersine bu bağımlılığın derinleştirilmesinden söz edilebilir. Çin’in elektrikli otomobil ihracatına AB’nin ve Avrupa’nın uyguladığı ambargo da kapitalizmin enerjiye alternatif arayışının bir şakadan ibaret olduğunun göstergesi. Kâr ve rant rekabeti her şeyin, dünyanın iyiliğinin ve iklim kaygısının fersah fersah önünde.
Öyleyse Cop 31 iklim zirvesinin baş oyuncuları olan sermaye tekelleri ve onların çıkarlarını temsil eden devlet yöneticileri ne Amazon Ormanlarındaki yıkımın ne petrol için yapılan savaşların hesabını birbirlerine sorabilirler. Türkiye’ye de her taşın altından çıkan yerli sermaye gruplarına da kimse Akbelen’in, Karadeniz yaylalarının, derelerin üzerine kurulan santrallerin, kent merkezlerinde ve periferinde üzerine çökülen tapulu, sahipli arazilerin, tarlaların hesabını sormayacak. Orman yangınlarını söndürmek için acele etmeyen ama külleri daha soğumadan yüksek rant getirili boş alanlara ruhsat dağıtmakta hiç gecikmeyen idari ve siyasi organizasyon da bu konferansta yaptığıyla kalacak.






