Birkaç yıl öncesine kadar Japonya dışında matcha kelimesini daha çok çay meraklıları ve Japon kültürüne ilgi duyanlar biliyordu. Bugünse İstanbul’dan New York’a kadar herhangi bir kafeye girdiğinizde matcha latte, strawberry matcha, matcha cheesecake, cookie, tiramisu ve hatta matcha’lı dondurma görmek mümkün.
Kısacası matcha artık yalnızca bir içecek değil. Yeni nesil gastronominin en güçlü sembollerinden biri haline geldi.
Fakat burada ilginç bir soru var: Yüzyıllardır var olan bir ürün neden tam da şimdi bu kadar popüler oldu? Matcha’nın hikâyesi elbette sosyal medyayla başlamıyor. Japonya Tarım, Orman ve Balıkçılık Bakanlığı’nın aktardığı tarihsel bilgilere göre Japon çay kültürünün önemli dönüm noktalarından biri 1191 yılı. Budist rahip Eisai’nin Çin’den Japonya’ya çay götürmesinin ardından çay yetiştiriciliği zamanla Kyoto ve özellikle Uji bölgesinde gelişiyor. Yüzyıllar içerisinde matcha, Japon çay seremonisinin önemli bir parçasına dönüşüyor.
Ancak bugün kullandığımız matcha’yla ilgili önemli bir ayrıntı var: Matcha, herhangi bir yeşil çayın öğütülmüş hali değildir. Matcha üretiminde kullanılan tencha (Japonya’ya özgü, özel bir yeşil çay) yaprakları hasattan önce belirli bir süre güneş ışığından korunuyor. Yapraklar daha sonra buharda işleniyor, kurutuluyor ve çok ince bir toz haline getiriliyor. Gölgede yetiştirme yöntemi çayın acılığını azaltırken karakteristik umami tadının güçlenmesine yardımcı oluyor.
Yani bugün birkaç saniyelik Instagram videolarında gördüğümüz o parlak yeşil tozun arkasında aslında oldukça eski ve zahmetli bir üretim kültürü bulunuyor. Peki, matcha neden bir anda patladı? Bence bunun ilk cevabı çok basit: Çünkü yeşil.






