Bir mutfağın hafızasını kim taşır? Tarifleri kitaplara yazanlar mı, restoranlarda görünür kılanlar mı; yoksa yıllarca aynı yemeği hiçbir yere kaydetmeden, annesinden gördüğü gibi yapıp kızına öğretenler mi? Geçen akşam Seraf’ta Asma Khan ile Sinem Özler’in birlikte hazırladığı sofrada aklımdan geçen soru buydu Çünkü karşımdaki yalnızca Hindistan’la Anadolu’nun buluşması değil, iki farklı coğrafyada yüzyıllardır mutfağı ayakta tutan ama gastronomi tarihi yazılırken çoğu zaman adı anılmayan kadınların hikâyesiydi.
Bugün gastronominin teknik bilgi diye tarif ettiği pek çok beceri, yüzyıllar boyunca kadınların gündelik hayatının sıradan bir parçasıydı. Belki de tam bu nedenle yeterince kıymetli görülmedi: Emekti ama ‘meslek’ sayılmıyordu; bilgiydi ama ‘uzmanlık’ diye adlandırılmıyordu. Asma Khan’ın hikâyesi bu görünmez sınırın nasıl aşılabileceğinin en çarpıcı örneklerinden.
Evden restorana…
Kalküta’da büyüyüp evlendikten sonra İngiltere’ye taşındığında profesyonel bir aşçı değildi. Memleket özlemi onu Hindistan’a, annesinin ve ailesindeki kadınların mutfağına geri götürdü; çocukluğunun yemeklerini öğrenip Londra’ya döndü. Önce evinde sofralar kurdu, ardından supper club’lar (yemek kulübü) ve 2017’de restoranı Darjeeling Express geldi. Netflix’te yayımlanan ‘Chef’s Table’ programı hikâyesini dünyaya anlattı, TIME dergisi onu dünyanın en etkili 100 kişisi arasına aldı. Kendisi bugün dünyanın en tanınan gastronomi figürlerinden biri. Fakat bana göre hikâyesinin asıl gücü, mutfağını kimlerle kurduğunda saklı.
Darjeeling Express’in mutfağındakilerin önemli bir bölümü Güney Asya’dan İngiltere’ye göç etmiş, profesyonel aşçılık eğitimi almamış kadınlardı. Büyük restoranlarda çalışmamışlardı ama yıllardır ailelerini doyuruyor; baharatı kokusundan, hamuru dokunarak, yemeğin kıvamını bakarak anlayabiliyorlardı. Asma’nın yaptığı basit ama radikaldi: Ev mutfağında edinilmiş bilgiyi profesyonel bilgi olarak kabul etmek. Üstelik bununla da yetinmedi…







