Kızım aradı…
Henüz kısacık konuşmuştuk ki “Kapatmam lazım, yazı yetiştiriyorum” dedim. Sordu: “Ne yazısı?”
“Agroekoloji ve ekolojik tarım Türkiye’yi besler mi?” dedim.
“Yaa anneee, hâlâ mı! Sen bunu 5-10 yıl önce gösterdin, yazdın!” diye şarladı.
“Demek ki en az bir kez daha anlatmam gerekiyormuş” dedim. Ama “Haklısın, bu tartışmayı artık aşmamız ve tarımı agroekolojik yöntemlerle nasıl dönüştüreceğimizi, agroekolojiyi nasıl yaygınlaştıracağımızı planlamamız gerektiğini düşünüyorum” diye ekledim.
Yine de başlıktaki soruyu cevaplayacağım. Agroekolojiyi yaygınlaştırma başka bir yazının konusu olsun.
2024 FiBL (Organik Tarım Araştırmaları Enstitüsü) verilerine göre yaklaşık 99 milyon hektar alanda, dünya tarım arazilerinin sadece yüzde 2’lik bölümünde ekolojik tarım yapılıyor. Hindistan’dan Küba’ya, Kamboçya’dan Afrika kıtasına kadar dünyanın pek çok ülkesinde doğal tarım, toprak işlemesiz tarım ve agroekoloji uygulanan alanları dikkate alırsak, dünya tarım arazilerinde agroekolojik tarım yapılma oranı çok daha yüksek. Yine de hâkim gıda üretim sistemi olan endüstriyel tarım, dünya tarım arazilerinin yüzde 75’inde uygulanıyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki endüstriyel tarım; pestisitlerin, antibiyotiklerin, sentetik gübrelerin yoğun kullanıldığı, monokültür, ağır makineler ve fosil yakıt tüketimi ile büyük miktarlarda gıda üreten ama bir o kadar da çevreye zarar veren, topraktaki canlılığı öldürerek organik madde miktarını azaltan, suyu ve havayı kirleten, üretici ve tüketicilerde sağlık sorunlarına yol açan bir yöntem. P. Whitefield, 2016 tarihli bir makalesinde endüstriyel tarımın en temel çıktısının verimli toprak kaybı olduğunu yazıyor.
Endüstriyel tarım aynı zamanda iklim krizine sebep olan insan faaliyetlerinden de biri; sera gazı salınımlarının üçte biri endüstriyel gıda sistemi kaynaklı. Buna karşın aşırı iklim olaylarına karşı dirençli bir tarım yöntemi de olamıyor. Endüstriyel tarım uygulanan arazilerde topraktaki organik madde miktarı o kadar düşmüş durumda ki en ufak bir sel baskınında büyük ürün kayıpları yaşanıyor; toprağın su tutma kapasitesi yerle bir edilmiş olduğundan kuraklığa karşı da direnci azalmış durumda. Dünya genelindeki Topluluk Destekli Tarım hareketlerini bir araya getiren en büyük küresel ağ olan URGENCI bünyesinde Agroekoloji ve Katılımcı Onay Sistemleri (PGS) Sorumlusu Ceyhan Temürcü’nün altını çizdiği gibi, endüstriyel gıda sistemlerinin emek sömürüsü, artan sağlık sorunları ve toplumların sırtına yüklenen sağlık harcamaları şeklindeki gizli (dışsallaştırılmış) maliyetlerini de unutmamalıyız.
Sizce zararlı etkileri bu kadar fazla olan bu vahşi sistem insanlığı besleyebiliyor mu? Gelin, soruyu tersine çevirelim: Endüstriyel tarım Türkiye’yi besler mi? Dünyadan gelen tüm göstergeler, cevabın kocaman bir “hayır” olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Teknolojinin tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmasına, para ve teşviklerin önüne serilmesine rağmen endüstriyel gıda sistemleri toplumların ihtiyaçlarını karşılamakta başarısız oluyor. En önemlisi, insanlığı doyurmakta bariz bir şekilde başarısız! FiBL raporlarına göre dünyada her üç kişiden biri açlık ve yetersiz beslenmeyle karşı karşıya ve böyle devam edersek 2050’de her iki kişiden biri açlık ve yetersiz beslenmeden mustarip olacak. Açlık sorununun asıl sebebinin yetersiz üretim değil, adaletsiz gelir dağılımı ve dolayısıyla gıdaya erişim sorunları olduğunu, endüstriyel tarım ve ürünlerinin dağıtım biçiminin dünyayı beslemediğinin açık olduğunu ilan eden uzmanların sayısı her geçen gün artıyor.
Türkiye’nin beslenme tartışmasına geri dönersek, meslektaşım Bulut Aslan ile 2018’de yayımlanan makalemizde Türkiye nüfusunu tamamen ekolojik tarımla üretilen gıdalarla beslemenin mümkün olduğunu gösterdik. Endüstri mühendisliğinin en temel optimizasyon yöntemi olan Doğrusal Programlama’yı kullanarak, kişi başı ortalama günlük 2400 kcal’lik, protein açısından da zengin bir menü için her ilde, her üründen kaç dönüm ekilmesi ve ek olarak ilden ile her üründen ne kadar nakledilmesi gerektiği detaylarını içeren bir ekolojik tarım planı ürettik ve “besleyemezsiniz” iddiasını matematiksel olarak çürüttük. Model, girdi olarak Türkiye’deki 81 ilin nüfusları, bireylerin gıda ihtiyaçları, bir kısmı yem ve otlak için ama çoğu gıda amaçlı yetiştirilen 120 bitkisel ve dört hayvansal ürünün ekolojik tarım şartlarındaki verimleri hakkındaki verileri içeriyor.
Endüstriyel tarıma yetişti
Burada bir parantez açıp hızlıca ekolojik tarımda verim konusunu masaya yatırmam gerek. Rodale Enstitüsü’nün 45 yılı aşkın bir süredir yaptığı Tarım Sistemleri Denemesi gibi birçok çalışma, ekolojik tarımda verimin birkaç yıl içinde endüstriyel tarım verimine yetiştiğini ve kuraklıkta daha yüksek performans gösterdiğini raporluyor. Ekolojik tarım yapılan topraklarda su tutma kapasitesinin daha yüksek olduğu, dolayısıyla aşırı iklim olaylarında daha hızlı toparlandığı, ekolojik tarıma geçildikten bir süre sonra toprağın kendine geldiği ve çiftçilerin deneyim kazandığını gösteren birçok bilimsel çalışma da mevcut. Ama biz araştırmamızda eşeği sağlam kazığa bağlayalım dedik ve Seufert ve arkadaşlarının 2012’de Nature dergisinde yayımlanan çalışmasındaki ortalama verim düşüşlerini kullandık. Bu kapsamlı meta-analiz, ekolojik verimin konvansiyonel verimden genel olarak yüzde 25 (yüzde 5-34 aralığında) daha düşük olduğunu ve ekolojik tarımın performansının bitki çeşidi, tür ve kullanılan uygulamaya göre farklılıklar gösterdiğini kabul ediyor.







