Sabahın erken saatleri… Altamura’nın dar sokaklarında yürürken burnunuza taş fırınlardan yükselen yoğun bir koku gelir. Bu, yalnızca taze ekmeğin kokusu değildir; bu, toprağın, buğdayın, tarihin kokusudur. Henüz şehir tam anlamıyla uyanmamıştır ama fırınlar çoktan çalışmaya başlamıştır. Raflarda dizilen ekmeklerin kabukları altın gibi parlar. İşte o an anlarsınız: Altamura’da ekmek sıradan bir yiyecek değildir, yaşamın kalbidir.
Pane di Altamura, İtalya’nın güneyindeki Puglia bölgesinin gururu… Roma döneminde askerler uzun seferlere çıkarken yanlarına bu ekmeği alırdı. Çünkü bu ekmek günlerce bayatlamadan dayanabilirdi. Sert durum buğdayından su, tuz ve doğal mayayla yapılan hamur, taş fırında ağır ağır pişerdi. Dayanıklılık ve besleyicilik, yüzyıllar boyunca bu ekmeği sadece gıda değil, adeta hayatta kalmanın sembolü haline getirdi.
Ortaçağda bambaşka bir ritüel vardı. Kadınlar sabah erkenden hamurlarını hazırlayıp fırınlara götürürdü. Ama her hamurun üzerine farklı bir işaret konurdu. Tıpkı bir imza gibi… Çünkü fırında onlarca ekmek birlikte pişerdi ve piştikten sonra kimin ekmeği olduğu bu işaretlerden anlaşılırdı. Düşünün; bugün bize çok basit gelen ekmek, o zamanlarda bir ailenin onuru, emeği ve kimliğiydi.





