Sistemik Körlük Uyarısı: Analiz Metodolojisinin Kritiği ve Simülasyon
Önce şurada anlaşalım, bu tarımsal üretim meselesi, lineer nedensellik ile anlaşılamaz. Yani,
Mercimek neden bitti? Çünkü 1993’te destekler kesildi. Doğru ama neden sadece bu değil ki.
Kırmızı et neden bu kadar pahalandı? Çünkü üretim düştü. Doğru ama yine neden sadece bu değil.
Buğdayı neden ithal ediyoruz? Çünkü ihtiyacımızı karşılamıyor… gibi.
Her bir sonucun ardında, onlarca başka sebep var, ve bu ortalıkta göze çarpan sonuçlar, birbirleriyle farklı boyutlarda, derinlikli sebep-sonuç ilişkileriyle örülmüş durumda.
Bu güncellediğim yazıda da, pek çok tabakayı birlikte, dikey eksende, dinamik ilişkiler ağı içinde değerlendireceğiz. Elbette bilimsel bir modelleme olmayacak bu, doğru ya da yanlış peşinde hiç değilim, sadece mevcut veriler üzerinden bir fikir egzersizi yapacağız.
Bu ilişkiler ağını göremeden, sadece sonuçlara bakarak yapılan yorumlar, kaçınılmaz olarak yanıltıcı oluyor.
Yukarıda sözünü ettiğim tabakalar neler?
• Göç ve demografik değişimler
• İklimsel değişimler
• Uluslararası gıda üretimi (arz)
• Değişen talep ve beslenme alışkanlıkları
• Endüstriyel tarım
• Ülkenin ve komşuların ekonomik durumları
• Ülkenin doğal kaynaklarının kalitesi
• Küresel şoklar ve krizler
• Gıda egemenliği ve bağımlılık yapıları
Bak, daha ‘çiftçinin hali nicedir?’ adlı tabakaya gelmedik.
Devlet politikaları tabakasına da…
Bir Balon muydu?
“Türkiye gıda temininde kendi kendine yeten bir ülkeydi.”
Bu bir balon muydu?
Eh, epeyce şişmiş bir balondu, doğrusu şu ki, bazı ürünlerde, bazı dönemlerde güçlüydük, ama hiçbir zaman o anlatılan mutlak kendi kendine yeterlik düzeyinde olmadık, bugün de değiliz, iklim, su ve toprak gerçekleriyle bakarsak yarın da olmayacağız.
Bunu dile getirme cesaretini bulan ilk kişi (bildiğim kadarıyla da tek kişi) eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp oldu.
Sonrakiler yine sustu.
Kaynaklarımız Ne Durumda?
Kaynaklarımız sınırlı.
-
Dünyanın en uzun süredir işlenen, sömürülen ve dolayısıyla yoksullaşmış topraklarına sahibiz. Organik madde topraklarımızın %65’inde %2’nin altında, bu feci bir durum. %4’ün üzerinde organik madde içeren topraklarımız sadece %4.5 dir. Toprakların verimliliğini gösteren bu parametre ne kadar yoksul topraklara sahip olduğumuzu bize bağırır. Devam edelim, topraklarımızın %65’inde fosfor eksikliği var. Kireçlilik (%62’si bazik topraklar) ve tuzluluk sorunlarımız da var. Taşlı ve eğimli taban arazileri halen tarım toprağı diyerek işliyoruz.
-
Su kaynaklarımız kısıtlı, üç vakte kadar su yoksulu kategorisine girmek üzereyiz. Tüm kullanılabilir su varlığımız, Tuna Nehri’nin bir yılda Karadeniz’e akıttığı suyun yarısını bulmuyor.
-
Anadolu coğrafyası fazlasıyla eğimli bir yapıya sahip, sulu tarım yapılabilir düzlükte birkaç ova var (Konya Ovası, Yeşilırmak – Kızılırmak Deltaları, Söke Ovası, Karacabey Ovası, Amik Ovası, Çukurova, Harran Ovası, vd.), bunların dışında koskoca Anadolu dağlarla kaplı, sert iklime teslim olmuş ve hızlı göçle boşalan bir gariban coğrafya.
Yani, Anadolu toprakları bereket dolu, her yerinde şırıl şırıl sular akan bir cennet bahçesi sunmuyor.
Üzgünüm ama öyle.
Buğdayla Başlayalım
Şimdi adım adım ilerleyelim.
İlk örnek, ürünümüz buğday olsun.
Bakalım, durumumuz nedir…?
1961 yılında 7 milyon ton buğday üretiyormuşuz.
Bu rakam bize bir şey söylemiyor tabii…
Şöyle, dekara verim 91 kilo imiş.
Çok düşük.
O günkü nüfusa bakarak söylersek, kişi başına 250 kilo buğday düşüyormuş.
O yıllarda İngilizlerin durumu neymiş?
Buğday verimleri dekara 353 kiloymuş, bizim 91 kg idi.
Günümüze bir bakalım.
Buğday ekim alanı son 40 yılda yaklaşık 20 milyon dekar azalmış.
Neden azalmış?
Tarım toprakları vasfını yitirmiş.
Neden…?
Büyük bölümü erozyonla gitmiş, drenaj olmadan sulama falan derken tuzlanarak yitirilen alanlar var … su kaynakları hoyratça harcanmış…
Kır (adı üstünde) el birliği ile kırım kırım kırılmış, insanlar da buraları terk etmişler.
Buğday ekilen alan azalmış, ama verim artmış.
Artmış da ne kadar artmış?
2024 yılında yaklaşık 280 kilo olmuş dekara verim.
Öyle aman aman bir rakam değil, kişi başına düşen buğday miktarımız 230 kilo.
Hatırlayalım, 1961 yılında kişi başına düşen buğday miktarı 250 kg idi.
Onca yıl çalış çabala, kişi başına 20 kiloluk düşmüş… bu mudur?
Bu değil …!
Çalışmanın bir sonucu daha var, 1961 yılında 28 milyon olan nüfus 85 milyona ulaşmış.
Hay maşallah…!
Türkiye’de buğday verimi neden düşük?
Çünkü bizde buğday kıraç, susuz, sorunlu topraklarda yetiştiriliyor.
Nerelerde mesela?
Mesela, toplam yetiştirilen buğdayın %10.2’si Konya’da.
Türkiye’nin en az su kanağına sahip bölgesi (Konya), buğdayı tükenen yeraltı sularıyla sulayarak yetiştiriyor.
Kalanlar ağırlıklı olarak Diyarbakır, Urfa, Ankara, Yozgat, Sıvas, Çorum, Mardin, Eskişehir, Kırklareli, Adana…
Sivas’ın bir dağ köyündeki çiftçinin, buğday tarlasına yaptığı masrafları ürünü satarak çıkartması mümkün değil.
Diyarbakırlının da, Çorumlunun da …
Hele de nadas uyguluyorsa, hiç mümkün değil…!
Külliyen zarar.
İnan bana zarar…
Çoğu üretimi bir alışkanlığı sürdürmek için yapıyor, sorunca da “Başka ne yapalım ki…?” diye yüzüne bakıyor. Evde birkaç inek var, onlara saman lazım, eh üç beş kuruş devlet desteklemesini de kar sayıyor… Bir de, zaten kalmışlar evde bir Köroğlu bir Ayvaz, Anadolu köyleri olmuş geriatri kliniği, başka ne yapacaklar ki?





