Son 15 yılda yemeğin kaderi değişti.
Bir zamanlar “Nerede yiyelim” diye kurduğumuz cümleyi, bugün ve birçok evde artık “Şimdi bir şeyler söyleriz” diye kurar olduk.
Telefon ekranı menüye, kuryenin motoru garsonun adımına, plastik kaplar da porselen tabaklara rakip oldu.
Yeni kuşak bunu seviyor. Hızlı. Kontrol sende.
İstediğin mutfak, istediğin saat, tek bir uygulamada.
Restoranlar da mecburen bu trene biniyor.
Çünkü şehir pahalı, kira yüksek, rekabet sert ve bu durumda paket servis de işletmeler için ciddi bir ekstra oksijen.
Ama tam da burada bir soru çıkıyor ortaya:
Biz yemeği evimize taşırken, yemeğin etrafındaki hayatı nereye bırakıyoruz?
Paket servis doyuruyor, doğru.
Peki ruhu, zihni, ilişkileri, tesadüfleri ve ‘birlikte olma’ hâlini ne yapıyoruz?
“Benim meselem kutu değil, restoran” dememin sebebi de bu.
Kutu, iyi düşünülmüş bir lojistik çözümü.
Restoran ise insani bir kurum.
Ve ikisini üst üste koyduğumuzda, özellikle birinde bazı ve ciddi eksikler var.
Bu eksikleri uzun zamandır düşünüyorum (Var hep böyle uzun zaman düşündüğüm konular).
Restoranları gözlemlerken şu eksiği fark ettim:
İyi bir restoran deneyimi kabaca dört kademeli bir bütünlükten oluşur.
Birinci kademe, daha restorana gitmeye karar verdiğimiz anda başlar.






