Sanal gerçeklik sofraya oturursa ne olur?
Bir düşün. “Şu yemeği şurada yemiştim, tadını asla unutmam” dediğin bir an var mı? Eminim vardır. Boğaz’da yenmiş sıradan bir balık, Ayvalık’ta ayakta atıştırılmış bir tost, Karadeniz yaylasında içilmiş bir çorba… Aynı balık, aynı ekmek, aynı çorba. Ama İstanbul’da evde yersen “eh” dediğin basit bir tat, orada yersen “efsane”olur.
İlk kokoreci, ilk midyeyi, ilk sucuk ekmeği nerede yemiştin? Tadını değil, yerini hatırlarız. Çünkü yemeği sadece mideyle değil, hafızayla yiyoruz.
Psikolojik olarak yapılan araştırmalar da bunu söylüyor zaten. Yemeği mekânla, anıyla, ruh hâliyle aşırı derecede ilişkilendiriyoruz. Bilim insanları yıllardır şunu fark etmiş. Tat dediğimiz şey sadece dilde bitmiyor. Göz, kulak, ortam, beklenti… Evde yapılan menemenle kırda yenen menemen aynı mı? Değil. Aynı malzeme, aynı tarif. Ama biri “kahvaltı”, diğeri “tatil”. Beyin bunu ayırıyor.
Buradan yola çıkarak mesela bir lavaşa dürülmüş köfteyi cezaevinde yeseydik karın doyururdu ama mutluluktan uçmazdık sanırım. Ama dağ başında mangal dumanının içinde yeseydik ‘parmaklarımı da yedim’ derdik. Yani çeteleşen lavaşın suçu yok. İş mekânda bitiyor.
Ve şimdi bu yemek-mekân psikolojisini kurcalayan yeni bir oyuncağımız var: sanal gerçeklik yani VR!
VR’ı tanımlamak istersek, “gerçekmiş gibi etkileşime girilebilen, bilgisayar tarafından oluşturulmuş dijital bir ortam” diye tanımlayabiliriz. Eğlence endüstrisinin ötesinde, VR, havacılık simülasyonlarından ürün prototiplemeye kadar birçok bilimsel alanda uygulanarak hayatımıza girdi.





