Bazı yemekler vardır; yalnızca karnınızı doyurmaz, hasretinizi de dindirir.
Ben öğrencilik yıllarımda Ankara’da okurken, annem Antalya’daydı. Her tatilde akşam otobüsüne biner, sabaha karşı Antalya’ya ulaşırdım. Daha otobüs Çubuk Beli’ni aşarken içimi tarifsiz bir heyecan kaplardı. Çünkü bilirdim, eve vardığımda annem yine beni bekleyen o meşhur şakşukasını hazırlamış olacaktı.
Zeytinyağında tek tek kızarttığı patatesleri, patlıcanları, kabakları ve biberleri özenle dizer; ardından kızartma yağında ağır ağır pişirerek lezzetini yoğunlaştırdığı domates sosunu üzerine dökerdi. Sonra yemeği tel dolabına koyar, Antalya gecesinin serin ayazında sabaha kadar dinlendirirdi. O yıllarda her evde buzdolabı yoktu; tel dolabın serinliği ve gecenin ayazı, şakşukaya bambaşka bir lezzet ve kıvam kazandırırdı.
Eve girer girmez ilk işim mutfağa koşmak olurdu.
Tel dolabından çıkan o ayazlanmış şakşukanın yanına yumuşacık beyaz fırın ekmeği… Beyaz peynir, çökelek, demlenmiş çay, ev yapımı turunç reçeli… Sofrada ne varsa bana dünyanın en büyük ziyafeti gibi gelirdi. Çatalı çoğu zaman unuturdum; ekmeği domates sosuna banar, çocukluğun ve hasretin iştahıyla yerdim.
Tam on yıl süren öğrencilik hayatım boyunca, her Antalya dönüşümde annem bana aynı sevgiyi, aynı özeni sundu. O sofrada yalnızca yemek yoktu; kilometrelerce uzağında okuyan oğluna duyduğu özlem, sessiz bir “Hoş geldin.” ve tarifsiz bir anne sevgisi vardı.
Geçen yıl annemi kaybettim.
Onunla birlikte yalnızca bir insanı değil; beni bekleyen o sofrayı, tel dolabında gecenin ayazıyla serinleyen şakşukayı, mutfağı dolduran patates kızartmasının kokusunu ve çocukluğumdan gençliğime uzanan en kıymetli hatıraları da kaybettim.
Bilim, bu duygunun neden bu kadar güçlü olduğunu açıklıyor. Koku alma duyumuz, beynimizin hafıza merkezi olan hipokampus ile duyguları yöneten amigdala arasında doğrudan bağlantı kuran tek duyudur. Bu nedenle bir yemek kokusu veya bir lokmanın tadı, onlarca yıl öncesine ait anıları ve duyguları bir anda yeniden canlandırabilir. Nörobilimde bu olgu, Proust etkisi olarak tanımlanır.
Belki bugün daha modern mutfaklarımız, daha büyük buzdolaplarımız ve daha pahalı malzemelerimiz var.
Ama tel dolabında gecenin ayazıyla dinlenmiş bir şakşukanın ve onu hazırlayan bir annenin sevgisinin yerini hiçbir teknoloji dolduramıyor.
Çünkü bazı tariflerin en önemli malzemesi zeytinyağı değildir.
Sevgidir…
Emektir…
Hasrettir…
Ve evladının yolunu gözleyen bir annenin yüreğidir.
Bugün ne zaman şakşuka görsem, önümde sadece bir tabak yemek durmuyor.
Ankara’dan Antalya’ya uzanan gece yolculukları, Çubuk Beli’nde artan heyecanım, sabaha karşı açılan ev kapısı, tel dolabında gecenin ayazıyla serinlemiş şakşuka ve mutfakta beni bekleyen annem geliyor gözümün önüne.
Bazı insanlar öldükten sonra bile yaşamaya devam eder.
Bir kokuda…
Bir tarifte…
Bir sofrada…
Ve insanın boğazına düğümlenen tek bir lokmada…
Annem de benim için hâlâ her şakşukanın içinde yaşamaya devam ediyor.








