Bir tarafta kilosu 200 liraya satılan Türk somonu, diğer tarafta aynı balığın füme hâlinin market raflarında 1000 liraya ulaşması…
Tarlada 5 liraya satılan karpuzun şehirde 100 liraya çıkması…
Artık mesele birkaç marketin açgözlülüğü ya da birkaç fırsatçının vicdansızlığı değil. Mesele, üretimden tüketime kadar uzanan ekonomik düzenin alarm vermesidir.
Çünkü hiçbir ekonomi; üreticinin kaybettiği, tüketicinin ezildiği, aracının ise servetine servet kattığı bir düzeni uzun süre taşıyamaz.
Geçtiğimiz günlerde, kırk yıla yakın süredir Almanya’da emeklilik işlemleriyle ilgilenen bir dostumla konuşuyordum. Eskiden insanlar, “Bizi emekli edin, bin avroyla Türkiye’de krallar gibi yaşarız” derdi. Bugün ise aynı insanlar, “Bu parayla Türkiye’de geçinemiyoruz, Almanya’ya dönüyoruz” diyor.
Peki, bu noktaya nasıl geldik?
Sorun yalnızca enflasyon değil. Sorun; denetim mekanizmalarının zayıflaması, bürokrasinin hantallaşması ve liyakatin yerini sadakatin almasıdır.
Devletin görevi piyasayı seyretmek değil; adaleti, rekabeti ve toplumsal dengeyi korumaktır.
Vatandaş bugün haklı olarak şunu soruyor:
“Suçla mücadelede gösterilen kararlılık neden gıda fiyatlarında, kira krizinde, enerji maliyetlerinde ve fırsatçılıkla mücadelede aynı ölçüde gösterilmiyor?”
Deprem günlerinde yaşanan tartışmalar da bize aynı gerçeği gösterdi: İnsanlar kurumlar arasında çekişme değil, ortak akıl görmek istiyor.
Türkiye’nin ihtiyacı birkaç koltuğun el değiştirmesi değil; tepeden tırnağa bir devlet reorganizasyonudur.
Çünkü devlet, birkaç kişinin makamını korumak için değil, seksen beş milyon insanın geleceğini korumak için vardır.
Kirlenmiş ilişkileri gizlemek yangını söndürmez; aksine büyütür. Bazen bir ülkenin en büyük düşmanı dışarıda değil, içeride normalleştirdiği çürümedir.
Ve unutmayalım:
Bir devlet vatandaşına adalet dağıtamıyorsa
Bir ekonomi refah üretemiyorsa
Bir bürokrasi güven veremiyorsa
En büyük yangın ormanda değil, sistemin içinde yanıyor demektir.






