Değerli Dostlar,
Geçen hafta Ege’nin çalışkan çocuğu, sütün ve patatesin diyarı Küçük Menderes’teydik. Bu bereketli ovamızdan ayrılırken size, güneşin sadece turizmi değil, toprağı da ısıttığı o büyülü coğrafyaya gideceğimize söz vermiştim. Bugün o sözü tutuyor; rotamızı güneye, Türkiye’nin “Yaş Meyve Sebze Deposu”na, kışın ortasında yazı yaşatan, camdan bir deniz gibi parlayan o müthiş vadiye iniyoruz: Antalya Havzası…
Rotamız, Toros Dağları’nın o geçit vermez zirvelerinden süzülüp Akdeniz’in turkuaz sularına kavuşan; Manavgat’tan Kumluca’ya, Serik’ten Gazipaşa’ya uzanan o kadim kıyı şerididir. Burası sadece otellerin, turistlerin diyarı değil; burası Türkiye’nin kışlık mutfağını ısıtan ocak, Avrupa’nın manav tezgahıdır.
SINIRLAR ve RUH: Dağ ile Denizin Aşkından Doğan Yeşil Miras
Haritaya baktığınızda Antalya Havzamız, Anadolu’nun Akdeniz’e uzattığı en cömert eldir. Kuzeyinde Toros Dağları adeta bir kale duvarı gibi yükselir, İç Anadolu’nun soğuğuna “Dur!” der. Güneyinde ise Akdeniz, ılık nefesini bu topraklara üfler. Bu havzanın sınırları, doğuda Gazipaşa’nın muz bahçelerinden başlar; Alanya’nın kaleleri, Manavgat’ın şelaleleri, Serik’in pamuk gibi ovalarıyla devam eder. Merkezde Aksu ve Döşemealtı ile genişler; batıya doğru Kemer’in çam ormanlarını aşıp Kumluca, Finike ve Demre’nin o bereketli deltalarında zirveye ulaşır. Son olarak da Kaş-Kalkan platosunda, Patara’nın kumlarıyla vedalaşır. Bu havzanın ruhunda “İnovasyon ve Mücadele” vardır kıymetli Dostlar. Burası, doğanın zorluklarına (sıcağa, neme, engebeye) karşı aklın ve teknolojinin zaferidir. Burada, Yörük kültürünün o göçebe inadı, bugün modern seracılıkla birleşmiş; dedesinin keçi otlattığı dağın yamacında, torununun bilgisayarlı sistemle kurduğu sulama sistemi var artık.
TOPOGRAFYA ve İKLİM: İklim Değişikliğine Karşı “Son Kale”
Burası coğrafyanın torpil geçtiği değil, bizzat kucakladığı bir yerdir Dostlar. Toroslar, kuzeyden gelen o dondurucu poyrazı keser, adeta bir yorgan gibi havzayı örter. Akdeniz ise gündüz topladığı güneşi, gece ılık bir nem olarak ovaya bırakır. Ancak buranın önemi bugünle sınırlı değildir. Küresel ısınma çağında, Türkiye ısındıkça tarım kuzeye çekilmek zorunda kalabilir. Fakat Antalya, sahip olduğu eşsiz mikroklima ve coğrafi korunaklılık sayesinde, iklim değişikliğine karşı “Son Direnç Hatlarından” biri, adaptasyonun merkez üssü olacaktır. Türkiye’nin doğusu kar altında titrerken, bu havzada portakal çiçeklerinin açması, sadece bir güzellik değil, geleceğin hayatta kalma stratejisidir.
SOSYOLOJİK YAPI: Turizmin Gölgesinde Üretim Savaşı ve “Ortakçı” Kültürü
Küçük Menderes’te “Aile Çiftçiliği” demiştik; Antalya’da ise durum biraz daha farklıdır. Burada tarım, turizmle hem ortaktır hem de gizli bir rekabet içindedir. Gençler otelde garson mu olacak, serada üretici mi? Bu ikilem, sosyolojik yapının temelidir. Ancak Antalya çiftçisi inatçıdır. 5 yıldızlı otellerin hemen arka sokağında, o ışıltılı dünyanın gölgesinde, naylonun ve camın altında bambaşka bir hayat vardır. Sabahın kör karanlığında, nemden nefes alınmayan o seralara girilir; domatesin filizi bağlanır, biberin hasadı yapılır. Burada “Ortakçılık” kültürü (Yarıcılık) çok gelişmiştir. Toprağı olanla emeği olan birleşir; karı da zararı da paylaşır. Bu sistem, topraksız köylüyü de üretime katmış, devasa bir istihdam kapısı yaratmıştır. Kadın emeği burada görünmez kahramandır; o ince işçiliği, o domatesi bebek gibi budamayı en iyi onlar bilir.






