Türkiye Makine Federasyonu Başkanı, sanayici Adnan Dalgakıran’a göre Türkiye artık eski ekonomik modeliyle yoluna devam edemez. Dalgakıran, “Dünya değişiyor ama biz eski reflekslerle hareket ediyoruz. Türkiye seri üretim yarışını çoktan kaybetti” diyor. Çin’le seri üretimde rekabet etmenin artık mümkün olmadığını söyleyen Adnan Dalgakıran’a göre Türkiye’nin çıkış yolu nitelikli, eğitimli genç kuşaklar yetiştirmekten ve niş teknoloji, mühendislik ile yüksek katma değerli üretimden geçiyor.
Adnan Dalgakıran, Türkiye’deki makine sektörünün en önemli isimlerinden biri. 1965 yılında babasının Perşembe Pazarı’nda 30 metrekarelik torna atölyesinden bir başarı hikayesi çıkardı. 1987 yılında kardeşiyle birlikte işin başına geçti. İyi bir eğitim alıp, girişimcilik ruhuyla cesur adımlar attı ve şirketi Dalgakıran Kompresör’ü dünya ligine taşıydı. Dalgakıran Kompresör, Adnan Dalgakıran’ın liderliğinde ABD, Almanya, Rusya ve Avusturalya olmak üzere 10 ülkede kendi şirketlerini kurdu. Bugün 140 ülkeye ihracat yapan marka, Japonya’nın en büyük teknoloji şirketlerinden IHI ile ortaklık kurarak Türkiye’de turbo kompresör fabrikası açtı. Ukrayna’da ise gaz komprösörü fabrikası aldı. Türkiye Makine Federasyonu Başkanı Adnan Dalgakıran’la zorlu bir süreç geçiren Türkiye sanayisini konuştuk.
Hikayeniz nasıl başladı, öncelikle onu dinleyelim.
Babamın Perşembe Pazarı’ndaki 30 metrekarelik atölyesine 12-13 yaşlarından itibaren gitmeye başladım. Kabataş Lisesi’nde ve sonrasında İstanbul Üniversitesi’nde mühendislik okurken de çalışmaya devam ettim. Atölyede çok daha fazla üretim yapabileceğimizi gördüm ve işi geliştirdim. Hiçbir şey hemen olmadı.
Alanınızda Türkiye’de fark yaratan, dünyaya açılmayı başaran bir iş insanısınız. Makine sanayicilerinin de temsilcisisiniz. Dünyada büyük bir değişim yaşanıyor. Eski düzenin değiştiği ama yeninin de tam tanımlanamadığı bir ara dönemdeyiz. Siz bu dönemi nasıl görüyorsunuz?
Tam da öyle. Aslında bu başlı başına saatlerce konuşulabilecek bir konu. İnsanlık tarihinin belki de en hızlı değişim döneminde yaşıyoruz. Homo sapiens’in yüz binlerce yıllık tarihinde bir sopanın ucuna demir takılması bile binlerce yıl aldı. Bugün ise değişim nefes almadan ilerliyor. Ben 10 yaşındayken bugünkü dünyayı hayal edebilir miydim? Uçan araçları, interneti, sosyal medyayı, cebimizde taşıdığımız bilgisayarları? O dönem biri bunları gösterse ütopya derdik. Bugün ise 20 yıl sonrasını hayal etmekte zorlanıyoruz. Türkiye’ye ve dünyaya baktığımda geleceğe dair fütüristik tartışmaların hâlâ çok sınırlı yapıldığını görüyorum. Çünkü insanlar ürküyor. Mesela evde bir robotun yaşaması fikri bile birçok kişiye distopik geliyor. Oysa bugün teknoloji fuarlarında ev işlerini yapan robotlar tanıtılıyor.
Beklenenden daha kısa sürede olacak gibi. Bu ileri teknoloji yaşama biçimlerinde de köklü bir değişim getiriyor. Ve bu değişimlerin bir parçası olamamak doğrudan geride kalmak demek.
Mesele sadece teknolojinin değişmesi değil. Dünyadaki değişim sizi zaten dönüştürüyor. Bu dönüşümün öncülerinden mi olacağız, yoksa bize biçilen rolü oynayan sıradan aktörler mi?
Son dönemde teknoloji alanında sıçrama yapan ülkeler dünyada çok öne çıktı. Türkiye bu treni kaçırdı mı?
Bana göre artık dünyada “treni kaçırmak” diye bir şey yok. Çünkü her şey sürekli yeniden kuruluyor. Sürekli yeni fırsatlar ortaya çıkıyor. Asıl mesele o fırsatları değerlendirebilecek kapasiteye sahip olup olmadığınız. Önümüzdeki dönemde nitelikli insan her zamankinden daha değerli olacak. Ama aynı zamanda insanlar arasındaki fark da büyüyecek. Bir tarafta sadece hayatta kalmaya çalışan milyonlar olacak, diğer tarafta CERN’de Higgs Bozonu üzerinde çalışan bilim insanları. Milyarlarca insanın klasik anlamda çalışmadığı ama yine de yaşamını sürdürebilmesi gereken bir dünyaya gidiyoruz.
Dünyanın önde gelen ülkelerinin rekabetini siz birebir yaşıyorsunuz. Amerika-Çin rekabetini nasıl yorumluyorsunuz?
İki büyük ekonomik kutup Amerika ve Çin. Amerika hâlâ dünyanın en büyük inovasyon merkezi. Sağlık teknolojilerinden uzay teknolojilerine, yapay zekadan internete kadar birçok temel dönüşümün çıkış noktası orası. Bunun arkasında da güçlü bir ekosistem var. Kendi yetenekli insanlarını çok iyi eğitiyorlar ve dünyanın en parlak insanlarını çekmeye devam ediyorlar. Çin ise başka bir model kurdu. Dünyada üretilen her şeyi çok hızlı adapte edebiliyor, geliştirebiliyor ve daha uygun maliyetle üretebiliyorlar.
Bu iki ülkeye de sık gidiyorsunuz. Sizi en çok etkileyen ne oluyor?
Çin’i hâlâ sadece “ucuz iş gücü” üzerinden okuyanlar büyük yanılgı içinde. Çin’in esas gücü sistem kurma ve organizasyon becerisi. Ölçek ekonomisini çok iyi kullanıyorlar. Mühendislik kapasitesine büyük yatırım yaptılar. Uzun vadeli stratejiler oluşturdular. Örneğin yüzbinlerce öğrenciyi dünyanın en iyi üniversitelerine planlı şekilde gönderdiler. Hangi alanda kaç mühendise ihtiyaç olduğunu hesapladılar. Yenilikçilik sadece para meselesi değil. Çocukluktan itibaren farklı düşünebilen insanlar yetiştirmeniz gerekiyor. Eğitim sistemi burada belirleyici oluyor.







