Türkiye’de ambalaj sektörü uzun süre “gıdanın elbisesi” diye hafife alındı. Oysa bugün ambalaj, ihracat fazlası üretebilen nadir sanayi alanlarından biri olarak ülkenin döviz üreten omurgalarından biridir.
Bir ülkenin sanayi hikâyesi bazen devasa bir çelik kapıda değil, şeffaf bir filmin sessiz parlaklığında saklıdır.
Bu sabah okuduğum satırların en vurucu cümlesi şu oldu:
“Polinas hâlâ duruyor mu?”
Bu soru, aslında Türkiye’ye sorulmuş bir soru gibi.
Çünkü ambalaj, bize hep “paket” diye anlatıldı; oysa çoğu zaman ambalaj lojistik, mühendislik, kimya, veri disiplini ve rekabet stratejisi demek. Ve evet, bazen de… milli güvenlik kadar stratejik.
Murat Ülker’in Manisa yolunda anlattığı Polinas hikâyesini bu yüzden “nostalji” diye okuyamadım. Benim Murat Beyin kişisel bloğunda okuduğum şey, Ülker’in (ve daha geniş anlamıyla Türkiye’nin) taklit edilmesi zor bir teknoloji kültürü üretme çabasıydı.
Bu yazıda “Ülker’in taklit bile edilemeyen yüksek teknoloji şirketi” iddiasını, romantik bir efsane gibi değil; dünya ölçeğinde regülasyon, pazar, rekabet ve teknoloji gerçekliği üzerinden okuyacağım. Ve şunu söyleyeceğim:






