Uluslararası üne sahip bir şefin İstanbul’da restoran açmasını yalnızca yeni bir mekân haberi olarak okumak eksik kalır. Çünkü bugün global gastronomi şehirleri sadece kendi mutfağıyla değil, ağırladıkları mutfaklarla büyüyor. Şehirlerin küresel gastronomi sahnesindeki imajı dünya gastronomisiyle kurduğu ilişkiyle belirleniyor.
Diego Guerrero gibi kendi mutfak dilini kurmuş, Michelin yıldızlarıyla uluslararası tanınırlık kazanmış bir şefin İstanbul’da The Peninsulagibi global bir yapının içinde proje gerçekleştirmesi bu yüzden önemli. Bu tür girişimler restoranın başarısının yanı sıra şehrin gastronomi turizmi alanındaki algısıyla doğrudan ilişkili. Çünkü bugün artık belirli şeflerin peşinden seyahat eden, destinasyonunu yeme-içme deneyimi üzerinden kuran ciddi bir kitle var. İstanbul da bu haritada son derece güçlü bir potansiyel olarak yer alıyor.
Diego Guerrero, Madrid’deki restoranı DSTAgE ile modern İspanyol mutfağının en özgün temsilcilerinden biri. Onun mutfağı, klasik fine dining kalıplarını kıran, hatta zaman zaman tamamen dağıtan bir yapı. Yaptıklarıysa teknik ustalığın ötesinde; yapı bozan, katmanlı ve çoğu zaman sürprizlerle ilerleyen bir anlatı kuruyor. Ancak bu anlatının merkezinde her zaman ürün var. Bu yüzden onu sadece ‘yaratıcı’ olarak tanımlamak eksik kalır; o, aynı zamanda neyi dönüştüreceğini ve neyi olduğu gibi bırakacağını bilen bir şef. Tekniği göstermek için değil, ürünü açığa çıkarmak üzerine bir sistem kurmuş. Belki de bu yüzden onu malzemeyi okuma biçimiyle öne çıkan bir anlatıcı olarak görmek gerekiyor. Ve böyle önemli bir anlatıcının İstanbul’da restoran açacak olması beni ziyadesiyle heyecanlandırdı.






