Cumhuriyet’in 103 yıllık yolculuğu, bağımsızlık mücadelesinden sanayileşmeye, eğitim reformlarından küresel ekonomiyle bütünleşmeye uzanan büyük bir dönüşümün hikâyesini anlatıyor. Ancak yüksek enflasyon, düşük katma değerli üretim, eğitimde fırsat eşitsizliği ve kurumlara duyulan güven gibi sorunlar, Türkiye’nin önündeki temel sınamalar olmaya devam ediyor. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında kalıcı refahın yolu ise hukuk devletinden, bilimsel eğitimden ve teknoloji odaklı üretimden geçiyor.
Bir ülke düşünün. Savaşlardan çıkmış, ekonomisi yıkılmış, sanayisi sınırlı, insan kaynağı yetersiz. Bir yanda bağımsızlığını koruma mücadelesi, diğer yanda çağdaş bir devlet kurma zorunluluğu var.
Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923’te böyle bir tarihsel ortamda doğdu. Bugün 103 yaşında. Aradan geçen bir asrı aşan süre, yalnızca bir devletin ömrünü değil, büyük dönüşümlerin, önemli başarıların, ama aynı zamanda kaçırılmış fırsatların ve hala çözülemeyen sorunların da hikâyesini anlatıyor.
Cumhuriyet’in kuruluşunu anlamak için Sevr Antlaşması’nın temsil ettiği tabloyu hatırlamak gerekir. Toprakları parçalanmak, askeri gücü sınırlandırılmak ve maliyesi yabancı denetime açılmak istenen bir ülkeden, kendi kurumlarını kuran bağımsız bir devlete geçiş, tarihin olağan akışı içinde gerçekleşmedi. Kurtuluş Savaşı’nın zaferi, Türkiye’nin kendi geleceğini belirleyebilmesinin önünü açtı. Cumhuriyet ise bu bağımsızlığı yeni bir siyasi ve toplumsal düzenle buluşturdu.
Gerçek bir reform hikâyesi
Cumhuriyet her şeyden önce bir reform projesiydi.
Eğitim birliği sağlandı, yeni Türk harfleri kabul edildi, okuryazarlığı yaygınlaştırmak için Millet Mektepleri açıldı. Medeni Kanun’la hukuk alanında köklü değişiklikler yapıldı. Kadınların siyasi hakları aşamalı biçimde genişletildi. Laik hukuk düzeninin, çağdaş eğitim sisteminin ve modern kamu kurumlarının temelleri atıldı.
Ekonomide ise temel hedef, siyasi bağımsızlığı üretim kapasitesiyle desteklemekti. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya konan milli iktisat anlayışı, dışa bağımlılığı azaltmayı, yerli girişimciliği geliştirmeyi ve ekonomik kalkınmayı hızlandırmayı amaçlıyordu. Sermaye birikiminin ve özel girişimciliğin yetersiz kaldığı alanlarda devlet öncü rol üstlendi.
Demiryolları genişletildi, bazı yabancı işletmeler millileştirildi, bankalar ve sanayi kuruluşları oluşturuldu. Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar, fabrikalar ve altyapı yatırımları, üretim ekonomisinin temelini güçlendirmeyi hedefledi. Osmanlı’dan devralınan borçların ödenmesi ve 1929 Büyük Buhranı’nın yarattığı koşullar da dikkate alındığında bu çabaların ne kadar sınırlı kaynaklarla yürütüldüğü daha iyi anlaşılır.
Ancak Cumhuriyet’in ekonomik hikâyesi yalnızca ilk yılların sanayileşme atılımından ibaret değildir. Sonraki dönemlerde çok partili hayata geçiş, tarımda makineleşme, sanayileşmenin hızlanması, ihracatın gelişmesi ve dünya ekonomisiyle bütünleşme gibi önemli değişimler yaşandı. Bununla birlikte ekonomik büyüme, her zaman istikrarlı ve kalıcı refaha dönüşemedi.
Çözemediğimiz sorunlar
Peki, 103 yılın sonunda hangi sorunları hala çözemiyoruz?
– İlk sırada enflasyon var. Türkiye, farklı dönemlerde yüksek enflasyon, döviz darboğazları, finansal istikrarsızlık ve ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldı. Enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değildir; ücretlilerin ve emeklilerin alım gücünü aşındırır, tasarruf yapmayı zorlaştırır, gelir dağılımını bozar ve geleceğe ilişkin güveni zayıflatır. İnsanların ekonomik kararlarını uzun vadeli üretim ve yatırım yerine kur, faiz ve fiyat hareketlerine göre vermek zorunda kalması, kalkınmanın önündeki temel engellerden biridir.
– İkinci sorun, üretimin niteliğidir. Türkiye önemli bir sanayi ve ihracat kapasitesi oluşturdu. Ancak yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin, araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin ve küresel ölçekte marka yaratabilen şirketlerin payını daha ileri taşımak gerekiyor. Ucuz iş gücüne, düşük katma değerli üretime ve ithal ara mallarına dayanan bir model, kalıcı refah için yeterli değil. Üretmek kadar, ne ürettiğimiz ve ürettiğimiz değerin ne kadarının ülkede kaldığı da önemli.
– Üçüncü sorun, eğitim ve fırsat eşitliğidir. Cumhuriyet’in en büyük hedeflerinden biri, doğduğu yer ve ailesinin ekonomik koşulları ne olursa olsun her çocuğa kendini geliştirme imkânı sunmaktı. Bu hedefe yönelik büyük ilerlemeler sağlandı; ancak eğitim kalitesi, bölgeler arasındaki farklılıklar, beceri uyumsuzluğu ve fırsat eşitsizliği hala önemli meseleler. Bilgi ekonomisinde rekabet edebilmek için yalnızca okullaşmayı değil, eleştirel düşünmeyi, bilimsel merakı, yabancı dil becerisini ve nitelikli mesleki eğitimi de geliştirmek gerekiyor.
– Dördüncü mesele, hukuk ve kurumlara duyulan güvendir. Kalıcı kalkınma için yalnızca doğru ekonomi politikaları yeterli olmaz. Öngörülebilir kurallara, bağımsız ve tarafsız yargıya, hesap verebilir kamu yönetimine ve liyakat esasına dayalı kurumlara ihtiyaç vardır. Hukuk güvenliğinin güçlü olduğu bir ülkede yatırımcı geleceğini planlayabilir, girişimci risk alabilir, vatandaş ise hakkını arayabileceğine inanır. Kurumların kişilere değil, kurallara dayanması Cumhuriyet’in geleceği açısından belirleyicidir.
– Bunlara gelir dağılımındaki bozulma, gençlerin gelecek kaygısı, nitelikli insan kaynağının yurt dışına yönelmesi, kadınların ekonomik yaşama katılımının önündeki engeller ve çevresel sorunlar da ekleniyor. Türkiye’nin coğrafi konumu ve üretim kapasitesi önemli fırsatlar sunuyor; ancak bu fırsatların refaha dönüşmesi, uzun vadeli ve tutarlı politikalara bağlı.







