Melek Gümüşer, namı diğer herkesin Melek Anne’si, Maraş’ın köklü ve geniş ailelerinden birinin büyüğü. Çocukları, gelinleri iyi okullarda okumuş, meslek sahibi, işlerinin başında insanlar. Ama ağustos ve eylül geldiğinde bunun pek önemi kalmıyor. Mühendis gelinler, iş insanı oğullar, ailede kim varsa Melek Anne’nin emrine giriyor. Çünkü kış hazırlığı zamanı. Tarhana serilecek, salça yapılacak, bağın üzümü işlenecek. Bir bakıma aile her yaz birkaç haftalığına küçük bir üretim kooperatifine dönüşüyor.
Tarhanası, salçası başlı başına bir yazı konusu ama beni asıl şaşırtan, tek bir üründen, üzümden bu kadar çok farklı yiyecek çıkarabilmeleri oldu. Üstelik bu işin yalnızca tarifleri değil, kendine ait bir dili ve mekânı bile var. Üzümün sıkılıp şıraya dönüştürüldüğü yere burada “masere” deniyor. Melek Anne’nin bağında 50’ye yakın üzüm çeşidi bulunuyor. Şıra yapımında ise en çok Elazığ Gabarcığı kullanılıyor.

Sonrası adeta üzümün farklı hallere büründüğü bir üretim zinciri. Şıradan pekmez yapılıyor. Pekmez kıvamına gelmeden önce durultulan şıradan bastık hazırlanıyor; pestil, cevizli sucuk yapılıyor. Pekmezin köpüğü bile ziyan edilmiyor; cevizle buluşup incecik sarılarak muska biçimindeki samsaya dönüşüyor. Yani bugün “ürünün tamamını değerlendirmek”, “atığı azaltmak” diye üzerine konferanslar düzenlediğimiz düşüncenin karşılığı bu bağ evinde nesillerdir zaten uygulanıyor.
Benim ilk kez tattığım ve en çok şaşırdığım ise “kırma” oldu. Pekmezle irmik birlikte pişiriliyor, üzerine o mevsimin taze cevizleri bolca serpiliyor ve Maraş’ın incecik yufka ekmeğine sarılarak yeniyor.






