Biz Türkler eti, büyük parçalar halinde mangal üstünde pişirip yemeyi sevmeyiz. Buna rağmen büyük kentlerimizde adım başı “Steak House” açılır durur. Halbuki büyük kentlerde de bu tür yarı pişmiş eti yiyen müşteri sayısı pek fazla değildir. Onun için sık sık el değiştirirler veya kapanırlar.
Biliyorum!
Zamansız bir yazı yazdım.
Belki de bazılarınız yazıyı okuduktan sonra hakkımda iyi şeyler (!) söylemeyeceksiniz.
İnsanlarımızın eti unuttuğu bir dönemde, bu yazı biraz ukalaca gelebilir. Ama, et yeme şansına sahip kesim arasındaki kavgayı da göz ardı edemeyiz.
Konu: Etiniz ne kadar pişsin? Az mı, orta mı, çok mu?
Seçiminize göre toplumdaki yeriniz de belirleniyor. Ya alkışlanıyor ya da aşağılanıyorsunuz.
Ünlü şefler, “Eti biraz daha pişirin” diyen müşteriye servis yapmayı reddediyor.
Bu kavga sadece bizde değil. Dünya savaşı gibi, yeryüzündeki tüm et severler arasında sürüp gidiyor.
Hem de kıran kırana!
Anlatmaya ve sinirleri köpürtmeye başlayalım:
Bir İspanya gezisi sırasında, ete olan düşkünlüğü ile tanınan kadim arkadaşım Teoman Hünal, beni “Exebari” adındaki ünlü bir et lokantasına götürdü. Lokanta, yemyeşil dağların arasındaki küçük bir köydeydi. O yıl yapılan, dünyanın en lezzetli 50 lokantası sıralamasında yedinci sırada yer almıştı.
Biz oraya vardığımızda mangallar yeni tutuşturulmuştu.
Ateşin közlenmesini beklerken, dereden tepeden, etten yemekten konuştuk. Hayvanlar, dağın eteğindeki çiçekli otlaklarda besleniyorlarmış.








