Değerli Dostlar,
Geçen hafta “Dağların Denize Sevdası”nı yazmıştık. Bu hafta ise, söz verdiğimiz gibi, Ülkemizin “et ve süt ambarı” olan; sert iklimin, yüksek meraların ve alın terinin yoğurduğu o kadim coğrafyada buluşuyoruz: Doğu Anadolu Havzası.
Burası sadece bir tarım havzası değil, ülkemizin su güvenliği, gıda güvenliği ve sınır güvenliğinin kesiştiği stratejik bir kapıdır. Doğu Anadolu Havzamız, Fırat ve Dicle’nin doğduğu, Anadolu’nun damarlarına can veren “kar havzasıdır”. Bakir, geniş, düşük yoğunluklu, yüksek rakımlı… Ama bir o kadar da potansiyelli.
Ve unutmayalım: Bu havza, Türkiye’nin gelecekteki iklim krizine karşı “soğuk tampon bölgesi”dir. Tüm dünya küresel ısınmanın en sert etkilerini yaşarken, Doğu Anadolu Bölgemiz serin yapısıyla ülkemizin stratejik sigortası haline gelmiştir.
SINIRLAR ve RUH: Sert Soğuğun İçinde Mert Bir Duruş
Doğu Anadolu Havzası; kuzeyde Karadeniz dağlarının güney yamaçlarından, güneyde Güneydoğu Torosların kuzeyine, batıda Fırat’ın çizdiği o keskin çizgiden, doğuda ise en ulu zirvemiz Ağrı Dağı’nın gölgesindeki “serhat” illerimiz Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan’a kadar uzanan o “yüksek” coğrafyadır.
Bu havzamız, Erzurum, Erzincan, Malatya, Elazığ, Van, Bitlis, Muş, Bingöl ve Hakkari’nin tamamını içine alan, Türkiye’nin “çatısıdır”.
Doğu Anadolu’nun ruhu “yüksek”tir. O ruh, Ağrı Dağı’nın 5 bin metrelik zirvesinde, “serhat” bekleyen bir duruştur.
Doğu Anadolu insanı “sert” derler; doğru. Ama o sertlik, -30 derecede kar altında donmamak içindir. O sertlik, 2000 metre rakımda volkanik toprağı inatla sürmek içindir. O “sert” duruşun altında, mert bir yürek, töreye bağlılık ve bu vatanın serhat bekçisi olmanın gururu vardır.
Bu bölge, sadece coğrafi bir sınır değil, milli bir iradenin, kültürün ve vatan nöbetinin yüzlerce yıllık mührüdür.
TOPOGRAFYA VE İKLİM: Karın Yorgan Olduğu Topraklar
Bu havzanın iklimi “kar” ile yazılır.
Burada toprağı besleyen, gökten yağan rahmet değil, gökten inen o bembeyaz sessizliktir. O kar, toprağın altındaki tohuma “yorgan” olur, toprağa ”maya”; baharda eridiğinde ise, Fırat’a ve Dicle’ye “can suyu” olur. Bu havza, Anadolu’nun damarlarını besleyen pınardır.
Toprağı, volkanik dağların öfkesinden miras kalmıştır; zengindir, minerali boldur. Ama bu zengin toprağın kaderi, “kısa vejetasyon süresi” (Yetişme Süresi) ile mühürlenmiştir. Burada yaz kısadır, ayaz serttir; tarım, zamana karşı bir yarıştır.
Ancak benim gördüğüm, tam da bu “sertlikte” saklı olan fırsattır.
Akdeniz ısındıkça, Ege kavruldukça, bu “soğuk” havza, ülkemizin “serin sığınağı”, “soğuk hava üretim kalesi” ve “stratejik sigortası” olacaktır. Tıpkı Norveç’in, Kanada’nın o soğuğu “SEÇKİN” bir değere dönüştürmesi gibi, Doğu Anadolu Bölgemizin geleceği de “yüksek kaliteli tarım”dadır.
Ve o donmuş toprağın asıl sırrı altındadır: Ağrı’dan Erzurum’a, Van’dan Erzincan’a uzanan o “jeotermal damar”… Bu ateş, o “kısa vejetasyon” kaderini kıracak, bu havzayı 12 ay üretim yapan bir “jeotermal sera cennetine” dönüştürecek gücün ta kendisidir.
SOSYOLOJİK DOKU: Töre, Mecburiyet ve Göçün Yaralı Hikâyesi
Bu havzanın sosyolojisi, iklimi kadar sert, toprağı kadar derindir. Bu sosyoloji, “töre” ve “mecburiyet” üzerine kuruludur.
Burada “töre”; o -30 derecelik ayazda birbirine kenetlenmenin, o “serhat bekçiliği” duruşunun ve o “mert” yüreğin sarsılmaz kuralıdır.
Araziler, o uçsuz bucaksız platoların aksine, “parçalıdır”. Bu parçalanmanın sebebi sadece “miras” değildir; geçmişten bugüne uzanan o “feodal kırıntıların” da payı vardır.








