Değerli Dostlar,
Geçen hafta Yeşilırmak Havzası üzerine yazdığım yazının ardından gelen yüzlerce geri bildirim, bu toprakların meselelerine kafa yoran ne kadar büyük bir aile olduğumuzu bana bir kez daha gösterdi. Bu mesajlar arasında, hayvancılık üzerine engin tecrübesi olan değerli bir profesör hocamızın notu vardı. Yazımdaki “kaliteye dayalı destekleme” ve “katma değerli sanayi” vurgularımı alıp, bunu tek bir kelimeyle birleştirmişti: “Yapağı”. Yani, koyunun üzerindeki o kıvırcık, o değerli ama bugün çoğunlukla kıymeti bilinmeyen hazine…
Toprağın ruhunu bilen değerli profesör hocamızın o nazik yorumu, bu haftaki yazımın da fitilini ateşledi. Değerli hocamız, yorumunda özellikle küçükbaş hayvancılığın bir diğer hazinesi olan “yapağı” konusuna dikkat çekmişti. “Türkiye’nin ham yapağıyı yok pahasına ihraç edip, aynı yapağının Çin’de işlendikten sonra kat kat fazlasına ithal edildiği o acı gerçeği belgeleriyle biliyoruz. Bunu neden biz yapmıyoruz? Bu katma değeri neden biz yaratmıyoruz?” sorusu, bana, o bir yumak yapağının sembolize ettiği ne kadar büyük bir zenginliği göz ardı ettiğimizi tekrar hatırlattı. Bu soru, beni bu haftaki ana konumuz olan Sakarya Havzası‘ndan önce, daha temel, daha köklü bir meseleye, ülkemizin sessiz ve asil gücü olan küçükbaş hayvancılığa eğilmeye itti.
Kıymetli Dostlar;
Unutmayalım ki, Türk kültürü özünde bir “küçükbaş hayvancılık” kültürüdür. Bu, bizim için sadece bir tarımsal faaliyet değil; bu, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan göçebe ruhumuzun, yaktığımız çoban ateşinin, yaylalara vurduğumuz mührün ta kendisidir. Biz, koyunun ve keçinin peşinde bu toprakları vatan kılmış bir milletiz. Çünkü bu coğrafyanın sarp dağları, fakir meraları, makilikleri; büyükbaşın o nazlı yapısına değil, küçükbaşın o çelik gibi iradesine ve seçici olmayan doğasına uygundur.
Bu toprakların hafızası, Toroslar’da yankılanan bir keçi çanının sesinde, Orta Anadolu bozkırında tozu dumana katan bir koyun sürüsünün ardındaki o bilge çobanın duruşunda saklıdır. Çobanlık, sadece bir meslek değil; sabrı, tabiatı okumayı, liderliği ve sadakati öğreten binlerce yıllık bir okuldur. Bizim genlerimizde de o okulun bilgeliği hep vardır.
Bu bilgelik, coğrafyamızın her köşesinde farklı bir surete bürünmüştür. Bölgelerimize göre etinin lezzeti, sütünün yağı, yününün kalitesi değişen ne çok hazinemiz var. Trakya’nın bereketli meralarında otlayan Kıvırcık, Batı Anadolu’nun sarp yamaçlarına tırmanan Dağlıç ve Sakız koyunları, bozkırın çetin şartlarına meydan okuyan Akkaraman ve Morkaraman… Her biri, bu toprakların iklimine ve bitki örtüsüne binlerce yılda adapte olmuş milli birer servettir. Onların o ince dudak yapısı, büyükbaş hayvanların dil uzatıp yiyemediği en kısa, en dipteki otları bile biçerek ve gübreleyerek meralarımızı en verimli şekilde değerlendirmelerini sağlar. Hele keçilerimiz… onların çalıları, dikenli bitkileri ve orman altı örtüsünü temizleyen o inanılmaz yeteneği, aslında ekolojik birer mühendislik harikasıdır. Özellikle orman yangınlarının en büyük sebeplerinden olan orman altı yanıcı bitki örtüsünü temizlemede Kıl Keçisi’nden daha etkili ve daha ekonomik bir yöntem var mıdır? Onlar, ormanlarımızın sessiz muhafızlarıdır. Orman altı bitki örtüsünü ve çalıları yiyerek, yaz aylarında en büyük kabusumuz olan yangınların yayılmasını önleyen, aynı zamanda da doğal yolla ormanlarımızı gübreleyen en etkili biyolojik ajanlardır.
Peki, kültürel ve ekolojik olarak bu kadar hayatımızın içinde olan küçükbaş hayvancılık, günümüzün en büyük ekonomik sorunlarından birine, yani kırmızı et krizine neden bir çözüm olmuyor? Bunun için ne yapılmalı?
İşte meselenin en can alıcı noktası burasıdır. Türkiye’nin kırmızı et denklemi, uzun yıllardır büyükbaş hayvancılık üzerine kurulmuştur. Ve bu modelin en büyük açmazı da şudur: Giderlerinin yaklaşık %70’ini yem oluşturur ve bu yemin hammaddelerinin önemli bir kısmını ne yazık ki ithal ederiz. Yani, soframızdaki etin maliyeti, okyanus ötesindeki bir mısır veya soya fiyatına, döviz kurundaki bir dalgalanmaya bağlıdır. Bu yüzden bu model, kırılgan ve sürdürülebilirliği zor bir modeldir.
Oysa küçükbaş hayvancılık, doğru planlandığında, büyük oranda meraya dayalı, yani bu toprakların kendi öz kaynaklarıyla beslenen bir model sunar. İthal yeme bağımlılığı çok daha azdır ve bu da onu dış etkilere karşı çok daha dirençli kılar. Avrupa’nın kırmızı et arzındaki göreceli rahatlığının ardında, bizim kültürümüzde ve inancımızda yeri olmayan domuz yetiştiriciliğinin yattığı gerçeğini de unutmamak gerekir. Bizim için bu boşluğu doldurabilecek en sağlıklı, en yerli ve en milli alternatif, işte o meralarda otlayan koyun ve keçilerimizdir.





