Türkiye, AB’ye ihraç ettiği gıdalarla ilgili ilk 6 ayda 254 bildirim aldı. 188’i “sınır reddi” niteliğinde. Avrupa’ya gönderilen biberlerde 5 yıl önce yasaklanan aktif madde bulundu. İç piyasaya yönelik kaygı da artıyor.
Gıdada kendi kendine yetebilmenin milli güvenlik meselesine dönüştüğü bir dönemde, o gıdanın sağlık açısından güvenli olup olmadığı da ayrı bir hassasiyet konusu…
Türkiye’de yıllardır özellikle sebze ve meyve ürünlerinde kimyasal pestisit konusu sık sık tartışılıyor. Özellikle ihracata giden ürünlerin gümrük kapılarından döndüğü dönemlerde tartışmalar alevleniyor.
Fakat mesele yalnızca ihracat değil. Aynı ürünlerin iç piyasadaki takibi, tüketicinin ne yediği ve denetim sisteminin ne kadar şeffaf işlediği de en az ihracat kadar önemli. Zira Türkiye’nin yıllık ortalama yaş meyve ve sebze üretimi 60 milyon ton ve bunun sadece yüzde 7-8’ine denk gelen 4-5 milyon tonu ihracata konu oluyor.
Geçen hafta Kastamonu’da yaşanan üzücü bir olay konuyu yeniden kamuoyunun gündemine taşıdı. Kiraz yedikten sonra rahatsızlanan 63 yaşındaki Ahmet Derin hayatını kaybetti; biz bu yazıyı yazdığımız sırada eşi Rahime Derin’in tedavisi sürüyordu. Çiftin kiraz yediği ağacın bulunduğu bölgede daha önce tarım ilacı kullanıldığı ihtimali üzerinde duruluyor. Ancak ölüm nedenine ilişkin kesin hüküm vermek için adli ve tıbbi inceleme sonuçlarını beklemek gerekiyor.
Avrupa açısından en yüksek uyumsuzluk oranı Türkiye’de
Tam da bu yüzden meseleyi tek bir olay üzerinden değil, veriler üzerinden konuşmakta fayda var. Çünkü kimyasal pestisit konusunda son dönemde yeni veri ve akademik çalışmalar yayımlandı. Türkiye’de bu konuyla ilgili yeni düzenlemeler de var.
Önce Avrupa Birliği’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi’ne (RASFF) bakalım.
RASFF verilerine göre, 1 Ocak-30 Haziran 2026 dönemini kapsayan yılın ilk 6 ayında Türkiye menşeli ürünlerle ilgili 254 bildirim görünüyor ve bunların 188’i sınır reddi niteliğinde.
Türkiye bildirimlerinde öne çıkan ürün ve risklere baktığımızda konu sadece kimyasal pestisitlerle sınırlı değil. En kritik ürün grubu olarak kuru incir ve incir ezmesi öne çıkıyor. Bu ürünlerde aflatoksin (bazı küf türleri tarafından üretilen toksik ve kanserojen bir madde) riski öne çıkıyor. 2026’nın ilk yarısında sınırdan en çok dönen Türkiye menşeli ürünler içinde kuru incir 116 bildirimle ilk sırada yer alıyor.
Ay çekirdeği, Antep fıstığı, fındık, kuru kayısı, baharat/kırmızı biber gibi ürünlerde de mikotoksin (Belirli küf mantarlarının ürettiği toksik kimyasal bileşik) kaynaklı risk görülüyor.
Taze biber, domates, limon, nar, patlıcan, asma yaprağı gibi ürünlere yönelik bildirimlerde ise kimyasal pestisit kalıntıları öne çıkıyor.
Taze biber, 25 bildirimle kuru incirden sonra en sık bildirim alan ikinci ürün. Hatta Avrupa’ya ihraç edilen yeşil biberde Türkiye’de beş yıl önce yasaklanan kimyasal pestisit tespit edildi. Yine başka bir analizde yeşil biberde güvenli limitlerin çok üzerinde kimyasal kalıntı tespit edildi.
Yaş meyve ve sebze bildirimlerinde fosthiazate, formetanate, acetamiprid, indoxacarb, prochloraz, imazalil, tebufenpyrad, cyflumetofen gibi pestisit aktif maddeleri dikkat çekiyor. Bu tablo, yaş meyve-sebze ihracatında kalıntı yönetimi ve hasat öncesi kontrol mekanizmasının hâlâ kırılgan olduğunu gösteriyor.
Bildirim sayısında Türkiye’nin ardından 203 bildirim ile Polonya ve 165 bildirim ile Çin geliyor. Bu yılın ilk yarısından Hollanda 140, Almanya ise 131 bildirim almış.
Türkiye açısından sorun yalnızca bildirim sayısının yüksekliği değil; bildirimlerin büyük kısmının sınır reddine dönüşmesi de ayrı bir sorun. Polonya, Hollanda ve Almanya’da bildirim sayısı yüksek olsa da sınır reddi ya çok düşük ya da sıfır olarak kayıtlara geçiyor.
Türkiye’de ise en kritik iki ürün grubu aflatoksin ve mikotoksin tespit edilen kuru incir ile pestisit kalıntısı tespit edilen yaş sebze-meyveler olarak öne çıkıyor.
Avrupa Birliği’nin son dönemde yayımladığı raporda şu bilgiler dikkat çekiyor: “Avrupa açısından en yüksek uyumsuzluk oranı, menşei Türkiye olan nar, limon, biber ve domateslerde görülüyor… En yüksek sayıda birden fazla kalıntı, Türkiye’de yetiştirilen bir biber örneğinde bulundu. Biberde 17 farklı kimyasal pestisit tespit edildi ve bunların tümü MRL değerlerinin üzerinde…”
Bu tablo istisnai birkaç sevkiyattan mı ibaret, yoksa sistematik bir soruna mı işaret ediyor? Bakanlık cephesinden yıllardır şu argüman dile getiriliyor: Türkiye’de 2021-2023 döneminde pestisit kalıntı oranı yüzde 35 azaldı. Aynı dönemde RASFF bildirimleri yüzde 54 düştü. AB ile uyum kapsamında 223 aktif maddenin kullanımı yasaklandı.
Çoktan yasakladığımız maddeler nasıl hâlâ ürünlerde çıkabilir?
Bunlar önemli gelişmeler olsa da bu verilerin önü ve arkasına dair detaylar pek paylaşılmıyor. Kamuoyu da haklı olarak daha fazlasını bilmek istiyor ve şu sorulara yanıt arıyor: 2023’ten sonraki veriler bize ne söylüyor? Türkiye’de kimyasal pestisit analizi ürün ve bölge bazında hangi sıklıkta yapılıyor? Kalıntıya en çok hangi ürünlerde rastlanıyor? Analizlerde en temiz çıkan ürün grupları hangileri? Türkiye’de kullanımı 5 yıl önce yasaklanan aktif maddeler ihraç edilen ürünlerde hâlâ nasıl tespit edilebiliyor? İhracata giden ürünlerde yapılan analiz sıklığı ile iç piyasaya sunulan ürünlerdeki analiz sıklığı aynı mı? Analiz teknikleri ve limitler arasında fark var mı? Son 1 yılda iç piyasada kaç numune alındı, kaçında MRL aşımı çıktı? Türkiye’nin yıllık 60 milyon ton olan sebze ve meyve üretiminin istatistiksel olarak ortalama yüzde kaçında kalıntı tespit ediliyor? Toplam üretimin yüzde kaçında azami kalıntı seviyeleri (MRL) aşılıyor? İhracata giden gıda ürünlerinde kimyasal pestisit kalıntı tespiti sonucu ürünlerin imha edildiği dile getiriliyor peki yurtiçindeki tespitlerde ürünler ne oluyor? Örneğin son bir yılda yurtiçi tüketime yönelik analizlerde eşik değerlerin üzerinde kimyasal pestisit kalıntısı tespit edilen ne kadar ürün imha edildi? Aynı üreticilerde tekrarlayan uygunsuzluk durumlarında bu üreticiler için nasıl bir yaptırım uygulanıyor?
Aslında bu sorulara yanıt vermek tüketicinin aklındaki soru işaretlerini giderirken, kamuoyundaki bilgi kirliliğini de azaltacaktır.
En kritik alan meyve-sebze kategorisi
Avrupa Komisyonu’nun Uyarı ve İşbirliği Ağı tarafından yayımlanan 2025 yıllık raporunda, Türkiye’ye doğrudan atıf yapılan bölümler var.
Raporda Türkiye özellikle AB’ye giden bitkisel ürünlerde pestisit kalıntısı, kuru meyve/kuruyemişlerde mikotoksin, susam ve kuruyemiş ürünlerinde salmonella, baharatlarda pestisit/doğal toksin ve bazı işlenmiş ürünlerde mevzuata aykırı katkı/etken madde başlıklarıyla öne çıkıyor.
Raporda en kritik alan olarak meyve-sebze kategorisi gösteriliyor. Türkiye, AB dışı kaynaklı meyve-sebze bildirimlerinde 2024’te olduğu gibi 2025’te de en sık bildirilen kaynak ülke olarak yer alıyor. Raporda Türkiye özelinde incir, turunçgil, nar ve biber öne çıkan riskli ürünler arasında gösteriliyor. İngiltere’nin Gıda Standartları Kurumu (FSA), 25 Haziran 2026 tarihinde yayımladığı uyarı notunda Türkiye’den Birleşik Krallık’a giden bitkisel gıdalarda pestisit kalıntısı kaynaklı uygunsuzlukların uzun süredir devam ettiğini bildiriyor.
FSA, Türkiye’de kimyasal pestisitlerin kontrolü ve kullanımına ilişkin resmi kontrol sisteminin daha sıkı denetlenmesi gerektiğini öneriyor.
B-Reçete başladı ama etrafından dolandılar
Türkiye kamuoyunda artan tepkiler ve kaygılar sonrası kimyasal pestisit kullanımını kontrol altına almak için B-Reçete takip sistemini geliştirdi. Yılbaşında dört pilot ilde (Mersin, Ankara, Kırklareli, Samsun) uygulanan B-Reçete takip sistemi, 1 Temmuz itibarıyla tüm Türkiye’de devreye alındı.
Sistem bitki koruma ürünü kullanımını ürün, parsel, uygulayıcı, satış ve hasat bilgileriyle elektronik ortamda izlemeyi hedefliyor. Bir başka deyişle, artık üreticiler ezbere ve kafasına göre istediği miktarda, istediği zirai ilaçları satın alamayacak. Böylece hatalı ve gereğinden fazla pestisit kullanımının önüne geçilecek. Zaten bakanlık da konuyla ilgili olarak “Bu sistemle, tarım ilacı (pestisit) kullanımını uçtan uca, dijital bir altyapı ile takip edeceğiz. Hedefimiz, ülkemizde pestisit kullanımını bilimsel, şeffaf ve izlenebilir bir zemine oturtarak, sofraya ulaşan her ürünün güvenilirliğini teminat altına almak” açıklamasını yapmıştı. Aslında bu da konunun kamuoyunda gereğinden fazla abartıldığı düşünülen pestisit sorununun teyidi niteliğinde.








