Dünyada gastronomi artık “Bu yemek, bu lezzet kimin?” tartışmasıyla yürümüyor. Mesele, kimin onu sahiplenip anlattığı, koruduğu ve seyahat deneyiminin bir parçası haline getirdiği. İtalya bunun en güçlü örneklerinden biri. İtalyan mutfağı UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras statüsünü kazanırken anlatısını tam da böyle kuruyor. Yemek yalnızca yemek değildir. Yetiştirme biçiminden hasadına, sofraya gelişinden kuşaktan kuşağa aktarılmasına kadar yaşayan kültürel bir sistemdir.

Geçen hafta Bodrum’da, ‘Bodrum Yeşili’ projesinin üçüncü yılında bunu düşündüm. Bodrum Mandalini hikayesiyle benim tanışmam geçen yıla dayanıyor. Bodrum Altın Mozole Ödülleri’nde sosyal etki ödülünü alan Bodrum Yeşili projesini yazmıştım. Orada Pernod Ricard Türkiye’den kurumsal yönetici Zümrüt Yezdani Kedik’le tanıştık. Ondan projenin geçen yılki ayağı olan Bir Dilim Bodrum Zamanı kampanyasını ve Bodrum Mandalini meselesini dinlemiştim.

Konu şu: Mandalin ekonomik değerini kaybettikçe bahçeler de değer kaybediyor, üretici toprağı elinde tutmak yerine yapılaşmaya açılmak üzere satabiliyor. Yani bir meyveyi kaybetmekle bir kentin kimliğini kaybetmesi arasında sandığımızdan daha kısa bir mesafe var.

ROTANIN ADI ‘MANDALİNİMİZ’
Bu yıl Zümrüt Hanım beni projenin yeni ayağı ‘MandalinimİZ’ rotasını keşfetmeye davet ediyor. Bu klasik bir hasat organizasyonu değil. Gümbet’ten tekneyle açılıyoruz. Karaada Kumluca Koyu’ndan Görecek Adası’na uzanıyoruz. Suyun altında deniz ve kıyı koruma fikrini sanatla buluşturan Blue Exile Art Project’in (BEAP) eserleri var. Akşam Gümüşlük’te sanatçı Bahadır Baruter’in yaşayan bir müze gibi olan ev-atölyesine konuk oluyoruz. Her köşe sanatla dolu. Orada ikram edilen mandalinli cheesecake ise hâlâ aklımda.






