Altı yıl önce 21 Ağustos’ta kaybettiğimiz, en etkileyici TED konuşmalarıyla tanınan İngiliz eğitimci, yazar, yaratıcılık ve hayal gücü ile eğitimde daha insan odaklı bir yaklaşımın uluslararası çapta tanınan savunucusu Sir Ken Robinson’un geride bıraktığı şey, eğitim için bir şablon değildi; belki de bundan daha da değerli bir şeydi: İnsan potansiyeline farklı bir bakış açısına sahipsek ve bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkmasını istiyorsak sormamız gereken sorulardı.
Robinson’un vizyonunun merkezinde birbiriyle bağlantılı üç fikir vardı: Yaratıcılık, çeşitlilik ve insan potansiyeli. Yaratıcılığın eğitime sonradan eklenen, isteğe bağlı bir unsur olmadığı; her çocuğun sahip olduğu ve okulların geliştirmesi gereken temel bir kapasite olarak görülmesi gerektiğini savundu. Zekanın tek bir biçimi olduğu varsayımına karşı çıktı. İnsanların farklı yetenekleri, farklı düşünme biçimleri ve farklı öğrenme yolları olduğunu; eğitimin de herkesi aynı kalıba sokmak yerine bu çeşitliliği kucaklaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Eğitimin, her şeyden önce insan potansiyelini açığa çıkarması gerektiğine inandı: Bireyleri, standartlaştırılmış bir başarı tanımına göre ölçmek yerine, kendi yeteneklerini, tutkularını ve olanaklarını keşfetmelerine yardımcı olmak. Bu fikirler birlikte, eğitimin amacına ilişkin kökten farklı bir anlayış ortaya koyuyordu.
Robinson’un karmaşık fikirleri tek bir anlatımda apaçık kılma konusunda nadir rastlanan bir yeteneği vardı. Mizahı bizi savunmasız bırakıyor, hikayeleri bizi içine çekiyor, ardından neredeyse fark ettirmeden varsayımlarımızı tersine çeviriyor, matematiği ve bilimi sanatların üzerinde konumlandıran bu hiyerarşiye meydan okuyordu.







