Neden büyük şehirlerin ritminde yaşarken kendimize bir alan açma ihtiyacı hissederiz? Bir köyde ev inşa etme fikri aklımızın bir köşesinde, daima yer eder, neden? Türk evinin süregelen geleneksel mimarisini, doğanın kendi sesini ve köy hayatının alışkanlıklarını yaşamak arzusu neden bu kadar tanıdık? Şehirden uzak bir mekâna karışmak beden ve ruhun dinginliğini mi artırıyor? Taşından suyuna, tabiatından sesine, rüzgârın yönüne kadar hissettiği bir alanda kendine ev kurma fikriyle yola çıkan Bekir Cantemir, İznik’in Ömerköyü’ne kurduğu evin hikâyesini Nihayet okurları için anlattı.
Ben köyde doğmadım. Çocukken annemin köyüne giderdim ama beş yaşından itibaren Çorum’da bahçeli bir evden kaloriferli bir apartman dairesine taşındım ve orada büyüdüm. Beş yaşından sonra hiçbir zaman sobalı evde oturmadım. Köyde yaşama fikri bende farklı bir çerçevede gelişti. 1999 Marmara depreminden sonra deprem yardımları için Sakarya’ya gittiğimiz sırada Tahtakale’de çalışıyordum. Malzemeler topladık ve Sakarya’ya yardım götürdük. Manzara şaşırtıcıydı, tarif edilen adres referansları yok olmuş, bir yere ulaşılamıyor, böyle bir atmosfer vardı. O zamanlar öğrenciliğim yeni bitmiş, İstanbul’a yerleşmeyi düşünüyordum. İstanbul’a yakın evim olsun istedim. Çorum İstanbul’a 7-8 saat uzak, gidip gelemem düzenli olarak. Hem zor durumlarda sığınabileceğim hem de dinlenebileceğim bir mekân arayışıyla köy fikrim gelişti. Daha sonra Marmara bölgesinde yaklaşık 230 tane köy gezdim. Bu köyleri, işim sebebiyle harita ölçümleri, kadastro çalışmaları yaparken gezdik. Çalışırken bir yandan da kendim için tarih, doğa, mimari açıdan uygun bir köy arıyordum. Köye yerleşme fikri çerçevesinde, Türkiye’deki köy restorasyon projelerini de gezdim: Adatepe’yi, Şirince’yi ya da Konya’daki, Ankara’daki örnekleri. Şunu fark ettim, ben köyde iç turizmi canlandırmak için köye gitmek istemiyorum.

Türkiye’de ki köyler.
Ben Türkiye’deki şehir gelirleri ve şehirli fikirlerle köyü ihya etmeye odaklı köye yerleşme projelerini görünce bu felsefeye sahip olamadığımı fark ettim. Tabii net kararım henüz oluşmamıştı ama şunu biliyordum; ben bir köye yerleşeceksem İstanbul’a yakın, tarihi hafızasını koruyan, doğası çekici ve halkı da köy ekonomisiyle geçiniyor olmalıydı. Şehirden köye gitme fikirlerinde iki tür “ayar verme” duruşunu fark ettim. Birinci kısımdakiler kendini üstten bakan entelektüel olarak konumlandırıp köyü estetize etme fikriyle geliyorlar. Köye sanat, felsefe veya kendi zihinsel kaygılarını taşıma projeksiyonu gören ekipler ve kurgular bunlar. İkinci olarak da köye kendi ekonomik görgüsünü taşımak isteyenler oluyor. Şehir gelirleriyle köylü yaşama akıl ve ayar veriyorlar. Ama köy döngüsüyle tanıştıklarında yaptıkları yatırım başlarına bela oluyor. Mesela Şirince veya Cumalıkızık iç turizmle öldürülen yerler hâline dönüştü. Oysa köyün kendi ekonomik dinamikleri canlanmalı. Diğer türlü şehir gelirleriyle köye taşınma ve köye “ayar” verme fikrinden uzak durdum. Böyle bakarak aramaya devam ederken Trakya tarafındaki köyler doğa itibarıyla çok hoşuma gitmedi. Tabii o zaman Kuzey Marmara da yok, E5’te çok yoğun trafikler oluşuyordu, tatilci trafikleri. Anadolu yakasında da Şile, Ağva civarındaki bazı köylere gittim. Mimarisi güzel, eski kerpiç evler de buldum. Ben kerpiç bir köye yerleşmek istiyordum. Ama Şile ve Ağva tarafı da çok turistik ve şehirlilerin oluşturduğu bir dinleme mekânıydı benim için. Sonra Şile Ağva tarafında rüzgârlar çok sert estiği için orayı da seçmedim. Kocaeli’nden Yalova’ya kadar olan Samanlı Dağları’nın bazı yerlerini gezdim. Ama oradaki köylerde de daha çok şehirli sakinlerin yazlıkları vardı. Ben öyle bir dağ evi de aramıyordum. Bu vesileyle 2011 yılında İznik’e gittim. Hayattan kopmuş, derbeder bir emlakçı vardı. Dedi ki; “Ben senin aradığın köyü biliyorum, bizim köye götüreceğim seni.” Gerçekten arkasına takılıp gittim ve İznik Ömerköy’ü beni derinden etkiledi. Çünkü eski kerpiç evler duruyordu, altları taş, taşıyıcıları ahşap ve dolgu malzemesi kerpiçten oluşan bir ev modeli gördüm, ipekböcekçiliği yapıldığı için ara katları dar, üç katlı yapılardan oluşuyordu. Çok nitelikli yapılar yoktu. Ekonomisini kaybettikçe köydeki nüfus giderek azalmıştı. Ömerköy’de kerpiç restorasyonlar daha başlamamıştı ama köyde yerleşen 10-15 hane vardı. Köy her açıdan hoşuma gitti gölü de vardı. İznik’te de bir dağ köyü istemedim çünkü ulaşımı zor ve sadece doğa arayışım yoktu. İznik’in dağ köylerinde rakım bir anda 800-900 oluyor. Osmanlının at yetiştirdiği yerlerinden biri Candarlı’daymış buna rağmen dağ istemedim. Merkeze yakın, sosyal ilişkiler ağına katılabileceğim, Türkiye’nin ikinci büyük surlu şehri İznik ovasının bitiminde Ömerköy’ü seçtim.

Köylü bize ne öğretebilir? Toprakla, bitkiyle, hayvanla barıştırabilir bizi.
Köyde büyümedim dolayısıyla köyle bir bağ kuracağım mesafeden uzağım. Bu köyleri gezerken de gösteriş ve saire kısmı aklıma gelmedi bile, şunlara baktım özellikle: Bir köyün camisinde namaz kıldım, kahvesinde çay içtim, tuvaletine girdim. Ortak kullanım alanları temizse belli ki bu köyde bir ortak yaşam biçimi, formu var. Sokaktan geçiyorsunuz, teyzeler size ekmek veriyor. Bahçelerde, kapı önlerinde çiçek var, burası çiçekli bir köydü. Sonuçta bir hayat paylaşacaksınız, gayrimenkul projesi değil ki bu! Kahvede oturmayacaksam, o adamlara cemaat olmayacaksam o köye yerleşmeyi doğru bulmuyorum. Köyü izlemeye ve görmeye devam ederken ilk parseli 2016’da aldım. Caminin dibindeki evi aldım ve bir manzara gözetmedim evimi yaparken. Eski köy evini aynıyla restore ettim. Sadece kat yüksekliklerini değiştirdim, zemini kazıyarak yaptım. Yapı formunu korudum. Oda büyüklüklerini değiştirmedim. Yani 100 yıl önce bir Müslüman-Türk aile orada yaşarken kullanılan oda formunu, eşya mantığını gözeten bir bina yaptım. İznik’te o zaman kerpiç ustalarımız yoktu İstanbul’dan Afganları bulduk. Çünkü Afganlar kerpiç geleneğini biliyorlar. Göllüce’de, Çamdibi’nde kerpiç yapılan bazı başka örnekler vardı ama 2020 sonrası İznik’te kerpiç ustaları oluştu, öncesinde yaygınlık kazanmamıştı. Dolayısıyla ben aslında evi restore ettim. Geniş bir bahçe almak nasip oldu. Ahır gibi bir yer vardı, yıkıldı ve orayı taş ev yaptım. Bir tane misafir evi yaptım. Ev bitince düşündüm, peki, ben bu köyde ne yapacağım? Çocuklarım ne yapacak? Yani köyde insanlar sıkılırlar. Bir amaç olmalı. Türkiye’deki köy yerleşimlerini inceleyince de farkettim ki köy enstitüleri, köylüye sürekli üstten bir dille dışardan yönetmeye çalışan bir model ve seküleri de dindarı da aynı formda. Çünkü şehir geliriyle, kendi aldığı eğitimle köye şekil vermeye çalışıyorlar. Benim anlayışım köyden yararlanmak, köylüdeki o üretim hikmetini almak felsefesi. Bu anlayışla bir fikir tasarladım ve bir bina aldım. Hayat bilgisi ve beden eğitimi okulu projesi oluştu. Şehirli insanın en büyük sorunu ne? Bedenle ilgili problem: beden-ruh kopukluğu. Bu okulda, insanlara temel beden eğitimi vermeliyiz. Tarım tipi üretimde bedenen çalışıyorduk. Tarım tipi üretimi bıraktık, herkes zihnen çalışıyor ve bedeni ihmal eder olduk, bu sebeple bedensel hastalıklar arttı, beden-ruh koordinasyonu problemi çıktı. İkincisi, hayat bilgisi olmalı ve hayata dair bilgilerin verildiği bir okulda köylüler öğretmen olmalı. Biz köylülere bir şey öğretmeye değil onlardan öğrenmeye gitmeliyiz. Benim felsefem buydu. Köylü bize ne öğretebilir? Toprakla, bitkiyle, hayvanla barıştırabilir bizi. Çünkü bunlar görgüyle aktarılan eğitimler, bilgiyle aktarılan değil. Yani sizin bir pekmezi, salçayı nasıl yapıldığını görmeden yapmanız çok zordur. O yüzden köylülerin öğretmen olduğu eğitimin görgüyle aktarıldığı bir okul olmalı.







