Ekoeleştirinin şahikası Avatar

Sinemanın her aşaması tasarımdır. Sinema teknolojinin gelişmesi ile biçimlenen ve fikir aşaması ile başlayan ve her aşaması tasarım olan büyük bir sanat dalı. 1970’lerden itibaren baktığımızda özel efekt kullanımlarının ne büyük hızla geliştiğini ve Hollywood sineması söz konusu olduğunda tasarım ile teknolojinin ayrılmaz birlikteliğini görebiliriz. Bu anlamda Avatar ile Avatar: Suyun Yolu filmleri sinemanın ekoeleştiri ve özel efekt ile modelleme teknoloji gelişiminin şahikalarıdır.

GEÇEN ON ÜÇ SENE

Pandora gezegenindeki kaynaklara göz diken askeri bir şirket Avatar adında bir program oluşturmuş ve insan türünü gezegenin yerlilerinden olan Na’vi haline büründürerek Pandora’ya göndermişti. Yarı felçli asker Jake Sully Na’vilerle olduktan sonra bir farkındalık yaşamış ve araştırma için görevli olduğu bu gezegeni, dünyalıdan yani insandan korumaya karar vermişti. Yayınlandığı dönem de dâhil olmak üzere devrim niteliğinde tariflenen Avatar’ın tasarımlarının ve özel efektlerinin nüshalarca anlatılabilecek harikalığı haricinde seyircinin etkilendiği daha büyük bir şey vardı; Pandora gezegeni ile kurduğu bağ. Seyirci bu güçlü bağ ile insan dışı mavi yaratıklara karşı derin bir empati oluşturmuştu. İçinde yaşadığı dünyanın karalığına ve anlamsızlığına geri dönüşü ise sert olmuştu. Daha da grileşmiş, milyonların depresyon içerisinde olduğu, tüm canlılarıyla tükenmenin eşliğinde iklim krizinin kaçınılmaz sonuna doğru ilerleyen, savaş ve krizler içinde boğuşan dünyamızda geçen on üç senenin ardından James Cameron bizi Avatar: Suyun Yolu filmi ile gene eşsiz bir illüzyona doğru yola çıkarıyor.

ORMANLARDAN OKYANUSLARA

Avatar’ın on yıl sonrasında geçen Avatar: Suyun Yolu, Sully Ailesi’nin birbirlerini koruyarak hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor. Bu mücadele onları Pandora gezegeninin uçsuz bucaksız okyanuslarındaki Metkayina klanına sığınmaya doğru götürüyor. Ormanlardan sonra okyanuslara açılan mükemmel ötesi bir dünyaya geçiyoruz bizler de bu ikinci filmde. Pandora’nın ekolojisi ve Na’vi’lerin tasarımlarını Dylan Cole ile, insan olanların çevresini, araç ve silahlarını Ben Procter ile birlikte tasarlamış Cameron. İleri teknoloji ile eşsiz botaniğin tezatlığı müthiş bir şekilde yansıtılmış. Birinci filmden tanıdığımız Na’vi’lere eklenen Metkayina’nın okyanusa açılan dünyası ve kendi ekolojileri içerisinde kurdukları yaşam biçimleri büyüleyiciydi. Na’vi’lerden daha farklı mavi tonları olan üzerilerinde dövmeler olan bu canlıların yüzgeçlere benzeyen uzun kuyrukları, elleri ve geniş göğüsleriyle fizyolojileri de farklıydı. Su altı çekimleri, oyuncuların performanslarını yakalayabilen kamera, çarpıcı renk paleti ile ışığın uyumu ve bu sefer çok daha çeşitli ve yoğun olan kostüm tasarımları hepsi ayrı birer başlığı hak ediyor. Ancak filmde beni en çok etkileyen hikâye ve anlam, Metkayinaların, balinaya benzeyen bir tür olan tulkunlarla olan bilişsel ve ruhani ilişkileri. Tulkunları avlayan insanlardan ve amaçlarından nefret edeceksiniz. Ama bunlar birer korku fantezisi değil. Dünyamızda bugün hâlâ geçerli olan sadece iki gerçeği söyleyeceğim ki tam anlayalım: 1- Dünyadaki büyük balıkların yok olmasının yüzde 90 sebebi balıkçılık. 2- Trol balık avcılığı sebebiyle deniz tabanı hızlı ve geri dönüşü olmayacak şekilde ormansızlaşıyor. Deniz canlıları ölürse okyanus ölür. Okyanus ölürse biz ölürüz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Çok Okunanlar

Benzer Haberler
KAÇIRMA

İklim krizi günleri uzatıyor

İklim krizi günlerin uzamasına neden oluyor. İnsanların zaman ölçümü atomik...

Yapay Zeka, tarımsal ürün gelişiminde nasıl bir rol oynuyor?

Bilim insanları, gıda endüstrisinin tarımsal ürün üretmesine yapay zeka...

Prof. Dr. Aykut Gül: Planlı üretime herkes katkı koymalı

Aşırı kutuplaşmanın olduğu dönemler­de sağlıklı tartışmalar yapmak, ortak akılla...

“Personel eksikliği üretimi durma noktasına getirebilir’’

Gündemimizde zam değil, personel var Mehmet Hanifi GÜLEL Ekmek fiyatının zamlandığı...