Türkiye’nin ev sahipliğinde 9 Kasım’da başlayacak ve Antalya’da gerçekleşecek COP31 öncesinde Avrupa Birliği’nin iklim şefi Wopke Hoekstra geçtiğimiz hafta Bloomberg’e yaptığı açıklamada, bu yılki zirvede yeni iklim finansmanı taahhütleri için müzakerelerin sonuç vermesini beklemediğini söyledi. Kullandığı ifade çarpıcıydı: “Yeni ve taze para konusundaki her türlü müzakere suya düşmüş bulunuyor.”
Aslında bu sözler, iklim krizinin çözümüne yönelik en temel sorunlardan birinin özeti; gelişmiş ülkeler iklim finansmanının önemli bir bölümünü zaten kendilerinin karşıladığını savunuyor. Avrupa Komisyonu verilerine göre AB, 2025 yılında iklim finansmanı harcamalarını 5 milyar Euro artırarak 33 milyar Euro’ya çıkardı. Birliğin beklentisi, diğer büyük ekonomilerin de karbon emisyonlarının azaltılması konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi. Buna karşılık Çin, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri gibi taraflar, gelinen noktadaki tarihi sorumluluğun daha önce sanayileşmiş ülkelere ait olduğunu savunuyor. Yani iklim krizinin ortaya çıkmasında en çok payı olanlarla, çözüm için daha fazla finansman sağlaması beklenen ülkeler arasındaki sorumluluk tartışması ne yazık ki çözülebilmiş değil.
COP29’da gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanını 2035 yılına kadar yılda 300 milyar dolara çıkarma hedefinde anlaşmıştı. Ancak bu miktarın nasıl ve kimler tarafından karşılanacağı, ihtiyacın ne kadarını karşılayacağı konusu çoğu zaman olduğu gibi havada kaldı, üstelik ABD’nin Trump yönetimi altında Paris Anlaşması’ndan yeniden çekilmesi ve BM iklim sürecinden uzaklaşması, finansman yükünün paylaşılmasını iyiden iyiye zora soktu.
1.5 DERECE HEDEFİ AŞILIYOR
Bütün bu tartışmalar sürerken iklim krizinin bilimsel tablosu da ağırlaşıyor. Paris Anlaşması’nın temel hedeflerinden biri olan küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlama çabası artık gerçekçi değil… Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2026 Emisyon Açığı Raporu’na göre şu anda beklenen senaryo, 1.5 derecenin “geçici olarak” aşılması. En iyimser senaryoda bile sıcaklık artışının yüzyıl ortalarında 1.7-1.8 dereceye ulaşabileceği öngörülmüş. Belki umut veren haber, sıcaklık artışının yüzyıl sonunda yeniden 1,5 derecenin altına çekilebilme ihtimali ama bunun için de küresel sera gazı emisyonlarının çok daha hızlı azaltılması gerekiyor.
Dolayısıyla artık mesele yalnızca 1.5 dereceyi aşıp aşmayacağımız değil; aşımın ne kadar fazla olacağı ne kadar süreceği ve sıcaklıkları yeniden aşağı çekmek için ne yapacağımız… Zaten bu ihtimalin; yani sıcaklık artışını 1.5 derecede tutabileceğimiz bir yere dönebilme ihtimalinin halen varlığını sürmesi nedeniyle “geçici olarak” bir aşımdan söz ediyoruz.
ANTALYA’DA NELER OLACAK?
Türkiye, COP31 başkanlığı döneminde elektriğin küresel nihai enerji tüketimindeki payının 2035 yılına kadar yüzde 35’e çıkarılması için uluslararası bir taahhüt oluşturmayı hedefliyor. Bu hedef, enerji dönüşümünde önemli bir değişime işaret ediyor. Ulaşımda, sanayide ve binalarda fosil yakıt kullanımını azaltıp bu alanları elektrikle çalışır hale getirmek gibi kapsamlı bir konu. Dünyaya bu modeli önerir ve önemini hatırlatırken, elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kapasitemizi artırdığımız da bir gerçek. Ülkemizin güneş ve rüzgâr yatırımları büyüyor, bu çok iyi bir haber. Ancak yenilenebilir enerji gücünün artması, fosil yakıtlardan uzaklaştığımızı da göstermiyor. Üretilen temiz elektriğin konutlarda ısınmada, sanayide üretimde, ulaşımda araçlarda kullanılması ve doğal gazın, kömürün ve petrolün yerini alabilmesi ile fosil yakıtların toplam enerji ihtiyacındaki payının azaltılması gerçek başarıya giden yol olacak. Aksi halde aynı fosil yakıtı kullanıp yenilenebilir enerji kapasitenizi artırmanız fazla bir anlam ifade etmiyor.







