COP31… Tam açılımı; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı… 9-20 Kasım’da Antalya’da düzenleniyor.
Ülkemiz için büyük bir prestij, insanlık için bir samimiyet testi ve belki de köprüden önceki son çıkış…
190 ülkeden 1,5 milyon misafir, 3 bin medya mensubu, 85 lider ve 300 bakan bekleniyor. Dünyanın gözünün tam 11 gün boyunca ülkemizin üzerine çevrilecek olması, ülkemize büyük bir marka değeri kazandırması demek. İklim diplomasisinin odağında olmak, Türkiye’nin ‘Merkez Ülke’ rolünü pekiştirecektir.
Ayrıca, bugüne kadar verilen sözlerin ötesine geçemeyen 30 COP’dan farklı olarak, COP31 Başkanı Murat Kurum’un “Diyalog, Uzlaşı, Aksiyon” söylemi ümitlerimizi artırıyor.
İklim krizi ve sistemin açmazı
Yazımızın bu bölümünde bazı sorulara cevap aramak yerinde olacaktır. Az sayıda da olsa iklim inkârcıları var olmakla birlikte iklim değişimi hem bilimsel olarak ispatlanan hem de son yıllarda hemen herkesin derinden hissettiği bir gerçek.
Sorun şu ki iklim değişimi konusunda politikacılar, şirketler, akademisyenler ve sivil toplum çok farklı bakış açısına sahip.
Temel sorun, küresel sistemin çevre politikasının, kalkınma modelinin ve tüketim yaklaşımının sorunlu olması. Bu sistemin daha fazla sürdürülemeyeceği, bugünün artan jeopolitik gerilimleri, gelir adaletsizliği ve nihayet iklim krizi ile iyice anlaşılmış durumda.
Tüketici kapitalizmi, bugünkü küresel ısınmanın, dolayısıyla iklim krizinin baş sorumlusu. Son iki yüzyılda, kişi başına tüketim 17,6 kat artmış. Daha fazla tüketmeye, bunun için daha çok üretmeye ve sonunda kaynakları sömürmeye dayanan, böylece karbon emisyonunu artırarak iklim felaketini hazırlayan kısır bir döngü.
Döngüsel ekonominin tamamen terk edildiği, “üret-kullan-at” doğrusallığında, israfı körükleyen bir ekonomik modelden bahsediyoruz. Refah artışı söylemiyle yapılan bu aşırı üretim-tüketim sarmalı, çok küçük bir azınlık dışında büyük çoğunluğu eziyor ve refah seviyelerini düşürüyor.
Tüketici kapitalizmi, daha yüksek kâr uğruna, çalışan ücretlerini aşağı çekerken, diğer yandan toplam taleplerini artırmak için de her yolu deniyor. Sonuçta ailenin her ferdinin, fazla mesai ve ek işlerle daha fazla çalışmak durumunda kaldığı, aslında ihtiyacı olmayan, uyarılmış lüks taleplerinin sistemin çarklarının dönebilmesi uğruna sürekli artırıldığı, sonu depresif bireyler olan bir süreç.
Ekonomik model, artık insan ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde, sürekli ekonomik büyüme için, kontrolsüz tüketimi körüklüyor. Dayanıklı tüketim mallarının kullanım süresi bilinçli bir şekilde kısaltılıyor. Özellikle teknolojik araçlarda sürekli yenilenme ve değişim ihtiyacı en büyük kaynak israfı.
Kaynakları korumak, tüketimi sorgulamak
Esas olan, kadim kültürümüzde var olan yeterince tüketim. Ne Batı’nın minimalizmi ne de aşırı tüketim. Buna yeterlilik veya kanaat ekonomisi de diyebilirsiniz. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporlarında, talebi azaltarak karbon emisyonunu azaltmanın mümkün olduğu, özellikle gereksiz tüketimden kaçınmanın, daha az kaynak kullanan alternatiflere yönelmenin ve üretimde verimliliği artırmanın gerekliliği ifade ediliyor.
Bugün gelinen noktanın baş sorumlusu olan ülkeler ise iklim finansmanı yükünden kaçınmak, dahası en az sorumlu ülkelere bu yükü yıkmak peşindeler maalesef.







