İklim kriziyle değişen yağış rejimleri ve artan su stresi, tarımı yalnızca bir üretim meselesi olmaktan çıkarıp gıda güvenliğinin merkezine yerleştiriyor. Çünkü maalesef tarlada azalan suyun etkisi eninde sonunda market rafına, gıda fiyatlarına ve sofradaki çeşitliliğe kadar ulaşıyor.
Marketten aldığımız bir domatesin, ekmeğin ya da elmanın fiyatını düşünürken aklımıza pek çok şey geliyor: Mazot, gübre, işçilik, nakliye, enflasyon… Ancak belki de artık listenin başlarında olması gereken şeyi çoğu zaman unutuyoruz: Su.
Çünkü tarım söz konusu olduğunda üretimin devamlılığını belirleyen temel bileşenlerden biri su. Bir bölgede su azalınca yalnızca çiftçinin üretimi zora girmiyor. Ürünün verimi, kalitesi ve üretilebileceği alan değişebiliyor. Maliyetler yükseliyor, bu yükselişten tedarik zinciri etkileniyor ve nihayet sorun tüketicinin sofrasına kadar geliyor.
Rakamlar da su ile gıda arasındaki ilişkinin boyutunu gösteriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre dünyadaki tatlı su çekiminin yüzde 70’inden fazlası tarım için kullanılıyor. Bu oran Türkiye’de ise Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre yüzde 77. Yani suyun geleceğini konuşurken tarımı, tarımın geleceğini konuşurken de suyu denklemden çıkarmak mümkün değil.
Tarladaki su sorunu sofraya nasıl ulaşıyor?
İklim değişikliği maalesef bu dengeyi daha da kırılgan hale getiriyor. Sorun sadece yağışların azalması değil. Yağış zamanının ve biçiminin değişmesi de tarımsal üretimi etkiliyor. Uzun kuraklık dönemlerinin ardından gelen kısa ve şiddetli yağışlar, çiftçi açısından düzenli bir su kaynağı anlamına gelmiyor. Bir ürünün ihtiyaç duyduğu anda yeterli suya ulaşamaması, toplam yıllık yağış miktarı normal görünse bile verim kaybına yol açabiliyor.





