Aslında sizlere bunlara anlatmaya hiç niyetim yoktu ama dün eski bir tanışın ziyaretime gelmesi inadımı kırdı. Yok, öyle uzun uzun dil dökmedi. Konuşmam için beni ikna etmeye çalışmadı. Onun çabası, emeğine saygım, iki çift sözü yeniden can yürüttü dallarıma.
Üç gündür yağan yağmur nedeniyle dizlere kadar çıkan çamura aldırmadan, ağır sırt çantaları ile o yokuşu tepip yanıma gelen, artık canı çekilmek üzere olan dallarıma dokunup, gözleriyle yapraklarımı okşayan bu adamla nereden tanış olduğumu anlatayım kısaca.
Üç yıl kadar önce, sıcaktan her yanımın mayıştığı, tanelerimin buruştuğu, tepemde zebella gibi dikilen karaçamın bile iğne yapraklarını mısır püskülleri gibi iki yana salkım saçak saldığı bir gün, ormanın içindeki toprak yoldan nefes nefese gelip, gölgeme yaslanıp bir iki dakika soluklandı. Bugünkü gibi yürüdükçe gövdesini sola büken bir sırt çantası vardı omzunda, boynunda da ağır bir fotoğraf makinesi taşıyordu. Makine kayışı boynunda kırmızı bir iz yapmıştı. 40 dereceyi aşıyordu sıcaklık. Domur domur damlalar peydahlanmıştı alnında, yüzü ışıl ışıldı terden.
Yanımda birkaç dakika soluklandı. Sırt çantasını kalın bir dalıma asıp, dibimdeki her nasılsa hâlâ yeşilliğini koruyabilmiş otların üzerine oturdu. Sırtını gövdeme yasladı, başını budama boğumumun çıkıntısına dayadı. Gözlerini kapattı bir iki dakika kadar. Elini anlına götürüp gözüne giren terleri silmese inanın uyudu sanmıştım. Solukları yavaş yavaş düzelirken, sakinledi biraz ama sıcak da dayanılır gibi değildi.
Ağustos böceklerinin bitmek bilmez şamatasından başka tek ses tek nefes yoktu ormanın kıyıcığında. Yel bile efilemiyordu! Bu aldatıcı sessizliğin birazdan bozulacağını, az ötemdeki maden çukurundan öğle yemeği molası vermiş araçların boğuk boğuk görültülerinin geleceğini, o çukurun dibinden göğe doğru yükselen tozların, aramızdaki 500 metrelik mesafeyi bir solukta aşıp benim dallarıma, yapraklarıma sırnaşık bir şekilde gelip tüneyeceklerini çok iyi biliyordum. Bugün, o çukurdan patlama sesleri de gelecekti. Gününü, saatini bile ezberlemiştim patlatmaların ki artık zelzele olmuş gibi titreyen gövdemi, ne yapacağını bilmeden sağa sola savrulan dallarımı, korkusundan erkence dökülen tanelerimi birazcık da olsa yatıştırmak için zaman veriyordu bu bana.
Ağır iş makinelerinin geri geri giderken çıkardığı o kesik siren sesi başladığında gövdeme yaslanan davetsiz konuğum hareketlendi. Yere yakın kalın dallarımdan birisine tutunup doğruldu. Sırt çantasını astığı yerden aldı, tekrar ama bu sefer her iki omzuna eşit ağırlık gelecek şekilde kuşandı. Boynundan hiç çıkarmadığı fotoğraf makinesini, bir bebeğin poposundan tutar gibi iki eli ile kavrayıp kaldırdı. Yanımdan ayrılmadan son kez yıllanmış, güneşten, yağmurdan, soğuktan, sıcaktan yanmış, gün görmüş gövdeme dokundu. Ellerini kabuğumun üzerinde, dallarımda, taze sürgün vermek için fırsat kollayan filizlerimin gözeneklerinde, her geçen gün serpilen tanelerimde gezdirip “hoşçakal”, dedi. “Umarım yine görüşürüz.”
İlk kez birisi, benimle bir insan gibi konuşuyordu! Şaşırdım, garipsedim, hoşuma da gitti ne yalan söyleyeyim. Hiçbir şey diyemedim haliyle. Dilim yok ki benim, onun anlayacağı dilden konuşayım, “Güle güle, gene gel” diyeyim! Sıcağın buğu buğu tüttüğü kuru çam kozalakları ile dolu toprak yola acıklı acıklı baktı ve boğuk gürültülerin geldiği çukura doğru yürüdü, gitti.
O gün, yolun gerisin geri dönüşünde de yanımdan geçmesini bekledim bu garip adamın ama dönmedi. Yüzlerce keçi yolundan birisini kullanarak çıkmıştı muhtemelen ormandan.
***
Onu, aradan dört yıl geçtikten sonra gördüğümde ağır aksak yürüyüşünden tanıdım hemen. Pek bir değişmiş gibi de görünmüyordu. Yine sırtında ağır bir çanta, boynunda fotoğraf makinesi, başında ucu siperlikli bir şapka ve tozlanmış gözlük camlarının gerisinden bakan sevecen bakışlar… Bakışlarını hiç unutmadığımı anımsadım gözlerini gördüğümde. Evet, alabildiğine sevecen ama her daim kederli…
O da beni tanıdı. Geldi yanı başımda durdu. Aynı dalıma astı sırt çantasını, dibinin ıslak olmasına aldırmayıp gövdemin aynı tarafına oturdu. Başını yine sert kabuğumdaki çıkıntıya yasladı, gözlerini yumdu ve uyudu! Evet, şaka değil bu sefer gerçekten uyudu! Belki bir beş dakika kadar hiç açılmadı gözleri. Nefes alışlarından anladım uyuduğunu. İrkilerek uyandı uykusundan. Korkmuş gibi, bir kabus görmüş gibi. Bir an boş boş baktı etrafına, gövdeme dokundu, dallarıma uzandı. Islak toprağın serinliği olmasa, güneşli, bungun, bir bahar havası kadar sıcak olan bu ocak öğle saatlerinde belki daha da uyuyacaktı.
Oturduğu yerden, topraktaki ıslaklığın kalın kumaştan pantalonundan içeri geçip geçmediğini yoklayıp doğruldu. İki adım ötedeki tel örgüye, tel örgünün içinde kalan iki bahtsız kardeşime ve onların arkasında, üç tane koca koca kepçenin durduğu maden çukuruna baktı. İlk geldiğinde kocaman bir ormandı baktığı yer şimdi iki titrek zeytin ağacı ve bodur bir itburnu çalısından geriye hiçbir şey kalmamıştı! Ölümle aramızda, sadece dikenli bir tel örgü olduğunu anladı.






