PAYLAŞ

Şevket Özügergin

 

2008 ekonomik krizinden bu yana küresel ekonomide çok şey değişti. İkinci Dünya Savaşından bu yana üzerinde titizlikle durulan serbest piyasa ekonomisi, yerini giderek korumacı, popülist bir anlayışa bıraktı. Ticaretin kuralları değişti. ABD ve Çin gibi dünyanın dev ekonomileri arasında ticaret savaşları başladı. Küresel ekonominin geleceği tartışılmaya başlandı. Artık bittiği sanılan soğuk savaş dönemi  izleri yeniden ortaya çıktı. Böyle bir ortamda, ekonomik dengeler ve ittifaklar da yeniden belirlendi. Bu değişimde ABD’nin yeni yönetiminin r büyük rolü olduğu açıktı.

AB’nin 2008 krizinden sonra yeniden yapılanmaya çalıştığını görüyoruz. Bölge uzun zaman yüksek kamu borçları ve düşük büyüme hızları yaşadı. Avrupa Merkez Bankası çok uzun süre parasal genişleme politikası uyguladı. Negatif faiz uygulamalarına bile gidildi. 2017 yılında Euro Bölgesinde % 2,4 lük bir büyüme hızına ulaşıldı. Ancak bölgedeki genel kanı, üyeler arasındaki politik anlaşmazlıklar ve yaşlı nüfus ile ABD ile gerginlik, enerjide Rusya’ya aşırı bağımlılık gibi nedenlerle Birliğin geleceğinin pek de parlak olmadığı şeklindedir.  2019 yılında Euro Bölgesi büyümesinin %1,9 civarında  gerçekleşmesi beklenmektedir. Bölgedeki büyümenin tüketime dayalı olacağı tahmin edilmektedir. Bu durumda ülkemizin bölgeye ihracatında yeni imkanlar doğabilecektir.

İngiltere’nin AB’den ayrılışına ilişkin 18 ay süren müzakereler tamamlandı ve 27 üye bu ayrılışı onayladı. Bu ayrılışın Türkiye üzerindeki dış ticaret ve doğrudan yabancı yatırımlar ile dış kredilerimize mutlaka etkisi olacaktır. Ayrıca İngiltere, AB adaylığımızı en çok destekleyen ülkelerden biriydi. Şimdi bu destekten de yoksun kalmak ihtimal dahilindedir.

AB ile ilişkilerimizde tartışması süren  üç temel  sorun, vize serbestliği, Gümrük Birliği Anlaşması’nın revizyonu ve AB’nin mülteciler konusundaki tutumudur. AB, vize serbestisi ve Gümrük Birliği Anlaşması’nın revizyonu için yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve temel özgürlüklere saygıyı şart olarak öne sürmektedir. Bu konularda bir  anlaşma zemininin sağlanması özellikle ekonomimiz açısından son derecede önemlidir.

ABD ile ilişkilerimiz Rahip Brunson’un  tahliyesinden sonra düzelmeye başlamıştır. Ayrıca,Türkiye’nin İran ambargosunun dışında tutulması olumlu bir hava yaratmıştır. Ancak, ABD’nin Suriye’de,  Fırat’ın doğusunda, güney sınırlarımızda gözlem istasyonları kurma girişimi gerginliği arttıracaktır. Girişimin gerçekleşmesi halinde, güvenliğimiz yanında,ekonomimizin ihracat,nakliye ve inşaat faaliyetleri açısından etkilenmesi mümkündür.

Rusya ile ilişkilerimizde ekonomik açıdan da önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Enerji alanında büyük ortak projeler gerçekleştirilmektedir. Ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılması öngörülmektedir. Ülkemize gelen Rus turist sayısında sürekli bir artış vardır. İki ülke Suriye’nin geleceği konusunda işbirliği yapmaktadır. Rusya’da inşaat sektörümüzün büyük projeleri bulunmaktadır. Bu ilişkilerin önümüzdeki dönemde,  ekonomimize olumlu katkılarda bulunacağı açıktır.

Petrol fiyatlarında son zamanlarda görülen gerileme ülkemiz için bir şanstır. Bu gerilemenin,  kurların düşmesi ile birlikte gelmesi ümit vericidir. Petrol fiyatları 80 dolardan, 50 dolarlara inmiştir. Enerji faturamız da azalacaktır. Uzmanlar 40 milyar dolarlık enerji ithalatımız göz önünde tutulduğunda, tasarruf miktarının 10 milyar dolara kadar çıkabileceğini söylemektedir. İran’a uygulanan ambargoda petrolün istisna edilmesi ve Suudi Arabistan’ın rekor üretimi ile dünya ekonomilerindeki durgunluk, fiyatlardaki gerilemenin ana sebepleridir.

Kısa bir süre önceye kadar, ABD ekonomisindeki hızlı büyüme, yükselen enflasyon, istihdam hacmindeki genişleme gibi nedenler  FED’in 2008 yılında 4 kez, 2019 yılında da aynı  sayıda faiz arttıracağı beklentisine yol açmıştı. Ancak, dünya ekonomisinde  tahmin edilen durgunluk bu beklentinin gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. Bu durumda dış kaynak maliyetleri çok artmayacak ve Türkiye dahil gelişmekte olan ülkeler döviz açıklarını karşılamakta fazla zorluk çekmeyecektir.

Ancak bütün bu olumlu gelişmelerin ne kadar süreceği bilinmemektedir. Çünkü, uluslararası ilişkilerdeki gelişmeleri etkileyen unsurların sayısı giderek artmakta ve tahminleri zorlaştırmaktadır. 2008 krizinden sonra da bol ve ucuz dış kaynak dönemi yaşanmış ancak bu kaynakları üretim ve ihracatı teşvik alanlarında kullanmayan ülkeler daha sonra ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır.

Elbette önemli olan ortaya çıkan tabloyu doğru okumak, avantajları iyi değerlendirmek ve kaynakları rasyonel  şekilde kullanabilmektir.