PAYLAŞ
Ahmet Çınar
Ahmet Çınar

 

Yüz bin yıl önce ortaya çıkan Homo sapiens yani modern insan, yakın zamana kadar doğa ile barışık yaşamıştır.  Ancak özellikle 19. yüzyılda bu denge doğanın aleyhine bozulmuştur.  Burada doğrudan doğruya insanoğlunu suçlamak yerine bir ayrımın dikkate alınması gerekmektedir.  Suçlu olan artan nüfus sayısıdır.  Nüfus arttıkça kıtlık ve açlık sorun olmaya başlamıştır.  

19. Yüzyılın ortalarında tarımsal faaliyetler de ortaya çıkan gelişmeler tarımsal üretimi artırmıştır.  Özellikle gelişmekte olan ülkelerde mekanizasyon alanındaki gelişmeler,  tarımsal genetiğin yoğun olarak kullanılması ve özellikle agrokimyasal olarak isimlendirdiğimiz gübre ve ilaçların ortaya çıkması tarımsal üretimde inanılmaz bir bolluğa neden olmuştur.  YEŞİL DEVRİM olarak isimlendirilen bu dönem ülkemiz dahil birçok ülkede hala devam etmektedir. Bu dönemde endüstri alanında hızlı gelişmeler ve uluslararası ticaretin (liberal ekonomi) ivme kazanması aşırı bir tüketim patlamasına neden olmuştur.  Tarım ve endüstrideki yoğun üretim için gerekli olan enerji ve ham madde temini ile tüketimde ortaya çıkan atık sorunu dünyanın kendini yenileme potansiyelini açmıştır.  Bunun sonucu biyoçeşitliliğin yok olması, ekolojik dengenin bozulması ve küresel ısınma gibi yaşamsal sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Ben yaşamım süresince karşılaştığım çevre sorunlarından bazılarını örnek olarak vermek istiyorum. Çukurova bölgesi ve 1970 den sonraki zaman dilimi örneklerimin yer ve zamanını kapsayacaktır. Ben Çukurova Üniversitesinin temelini oluşturan Ziraat Fakültesinin ilk elemanlarından biri olarak Adana’da göreve başladım. Örneklerim daha çok 1970 ve sonrası 30 yılı kapsamaktadır. Çünkü 21, yüzyıl ile zaten tüm dengeler bozulmuştu. Bizler neden bunları insanoğlunun geleceğini tehdit eder boyutlarda algılamadık veya algılayamadık? Çünkü bizler ısınan tencerenin içindeki kurbağalardık. Halen tencere kaynamasına rağmen, tencerenin dışına çıkma bilinci maalesef oluşamamaktadır. Şimdi gözlem ve örneklerimi aşağıda vermek istiyorum. Sizler de okudukça onaylayacak ve beklide çok daha çarpıcı başka örnekler bulacaksınız.

  1. KUŞLAR
    Beni en fazla etkileyen 3 farklı kuş türü olmuştur. Bunlardan birincisi önceleri ovada yaygın olarak bulunan TURAÇ’ tır. 1970 ve 1980 yıllarında ovada yaygın olarak bulunan bu kuş aşırı bilinçsiz ve denetimsiz avlanma ve anız yakımları nedeniyle maalesef yok olmuştur. İkinci örnek KEKLİK’TİR. Ben 1975 yılında Çukurova Üniversitesinin Balcalı yerleşkesi içinde ve göl kenarındaki lojmanlarına taşındım. Balık avı hobim olduğu için gölde sürekli bir teknem vardı Sabahları balığa çıktığım da o yıllar henüz yapılanmamış üniversite alanının birçok yerinden keklik sürüleri su için göle inerlerdi. Zannederim kekliğin tüm ülkede aşırı avlanması ve yaşam alanlarının tarım alanlarına dönüşmesi sonucu, artık bu türden de eser kalmadı. Üçüncü örnek SIĞIRCIK isimli kuştur. Büyük sürüler halinde göç eden bu kuşlar, özellikle akşam üzerleri büyük kitleler halinde uçuşları ile bir görsel şölen sunarlardı. Hava kararmaya yakın kitleler halinde ve oldukça gürültücü olarak ağaçlara yerleşirlerdi. Bu kuştan de Eser kalmadı.
  2. YILANLAR 
    Çalıştığım konu icabı oldukça sık ovadaki turunçgil bahçelerini ziyaret ederdim. Bu bahçeleri ziyaretlerimizde, ben ve ekibim yılanlara karşı dikkatli olmamız bakımından uyarılırdık. Gerçekten o yıllarda hemen hemen her bahçede bazı ağaçların dalları üzerinde dinlenen ağaç yılanlarını görürdük. Ayrıca ovada dolaşırken de çok yerde yılana rastlardık.   Ama ben yılanı en fazla baraj gölünde su yılanları olarak gördüm ve onlarla beraber çekinmeden ben ve arkadaşlarım yüzerdik. .Şimdi bu hayvandan da eser kalmadı.
  3. BALIKLAR
    Ben Adana’ya geldiğim 1970 yılında itibaren tüm yıl boyunca gerek barajda ve gerekse İskenderun körfezinin yumurtalık kısmında amatör olarak avlandım. Bu konudaki gözlemlerim gerçekten inanılmazdı. Çünkü 10 – 15 yıl içinde bir balık bölgesi olan alan sanki kurudu. 1970’lerde üniversite, Yumurtalık köyü yanında kamp yeri olarak da kullandığımız Araştırma ve Uygulama Merkezini kurduktan sonraki yılların tümünde 1980 yılına kadar her yazım, bazen kışın hafta sonları bu kampta geçmiştir. Denizde avcılığımız ağ, olta ve sırtı teknikleriyle olmaktaydı. O yıllarda denizdeki hem çeşitlilik ve hem de bolluk inanılmaz boyutlardaydı. Bizler için en kıymetli balık Lagostu. Bu balığı rahmetli Ural hocamızla birlikte diz boyu suda dahi sırtı ile yakalaya biliyorduk. Bunun yanında sırtıya en fazla gelen balıklardan bir diğeri de levrekte idi. Gazino karşısındaki kayaların etrafında tekne ile her dönüşümüzde deniz bizi bir levrek ile ödüllendirirdi. Fakat bizi en fazla heyecanlandıran gece sandal ve lüks lambası ile yaptığımız ve kendi buluşumuz olan kepçe avı idi. Rüzgarın olmadığı akşamlarda ahşap ağır sandal bu iş için hazırlanırdı. Bunun için iyi bir kürekçiye ihtiyaç vardı. Bunun yanında sandalın burnunda bacakları aşağı sarkarak oturan bir ışıkçı gerekliydi. Bunlar tamamlanınca ışıkçının arkasında ayakta kepçe taşıyan ve avı yapacak kişi yer alırdı. Bu genellikle ben olurdum. Genellikle kefal avlardık. Kefal o kadar bol olurdu ki, seçerek iri olanları avlardık. Bazen balık ürkünce tekneye kendiliğinden atlayanlarda çok olurdu. Fakat esas heyecanlı olan zargana avı idi. Bu balıklar 5-6 cm çapında, uzun ve oldukça ağır, kurnaz balıklardı. Bir teknikle de bunları kolayca avlar hale gelmiştik.

Kıyıdan canlı kefal yavrusu ile çok başarılı levrek avı yapılırdı. Hatta ilk yıllarda levrek yakalamak için herhangi bir beceriye dahi gerek yoktu. Kıyıdan yem ile dalganın kırıldığı kıyıya atacağınız olta mutlak bir levrek ile ödüllendirilirdi.

Yengecimiz inanılmaz fazlaydı. Kova ile toplar ateşte pişirir çerez gibi yerdik.   Kısacası deniz canlı ve balık bol idi. Ben ayni bollukta balıkçılığı Seyhan gölünde de yaptım. Genelde eşim ile birlikte 100 lük paragati kullanarak tatlı su levreği (Sudak) avlardık. Hemen hemen her seferinde 100 iğnede 8-9 balık olurdu ve her biri 3 kilogramın üzerinde olurdu. Bu avlanmamız 1980 yılına kadar devam etti,

Sonra ne mi oldu, balık yavaş yavaş yok olmaya başladı. Gölde sözde kooperatifin bilinçsiz aşırı avlanması, denizlerde bilinçsiz körfeze gelen akarsuların açık denize verilerek toprak kazanma sevdası, geniş ovada bitkisel üretimde gübre ve ilaç kullanımının yine bilinçsiz yapılması, yıllar süren tüm Çukurova’da uçak ile ilaçlamalar, ilaç ambalajlarının sulara atılması kısa sürede balığın sonu oldu. Artık yukarıda anlattığım balıkları o yerlerde bir hafta arasanız bulamazsınız.

Bir ufak eklemeyi de Edremit körfezinden yapmak isterim Çünkü orası benim memleketim ve gençlik yıllarımın geçtiği yerler. Akçay’ın batısında bugün Güre İskelesi olarak bilinen ılıca bölgesinde akrabalarımızın yanına yaz aylarında gider bir süre orada yaşardık. 1960 lı yıllarda sahiller boş ve turizm yoktu. Kıyıya kurulmuş zeytinyağı fabrikalarının deniz yoluyla zeytin ve zeytinyağı taşımak amaçlı uzun iskeleleri olurdu. Zannederim 1960lı yılların ortasında iskele ucunu seven bir fok güneşlenir, yanına yaklaşmadıkça orada size bakardı. Fok deyince bir örnekte bugün atom santralının kurulduğu Ovack yöresinden vermek isterim. 1980 li yılların 2. Yarısında o bölgede küçük ev olarak anılan sahilde kayaların üzerinde bir evim vardı. Bu evde bulunduğum günlerde sabah 7 civarında çok iri bir fok beni selamlayarak geçerdi. Sonraları yok oldu. Ben onun ölüm haberini gazetelerden öğrenmiştim. Diğerleri gibi o tek yaşayan fok da yöre balıkçıları tarafından vurularak öldürülmüştü. Edremit Körfezinde yazları sardalye tutmak için ırıp denen bir teknikle denize bırakılan ağlar çekilirdi. Sardalyenin yanında deniz sizlere tüm zenginliğini sunardı. Balıkların yanında bende en fazla iz bırakan büyük ahtapotlardı. Yine yüzdüğümüz suların 2 m altında PİNA dediğimiz 20-25 cm uzunluğunda dev midyeler bulunurdu. Bunları çıkarıp kabuklarını süs eşyası olarak kullanırdık. Maalesef etini yemezdik.

Değerli okuyucu, tüm bu anlattığım yaşam olayları 20. yüzyıl bitmeden hayatımızdan çıktı. İşte biyoçeşitliliğin yok olmasının ufak bir hikayesi. Zannetmeyin ki yalnız topraktaki mikroflora, balıklar, yılanlar, kuşlar, foklar, kabuklular gitti. Hayır, doğal denge içinde bizlere hayat veren unsurları da kaybettik. Yaşam, yer kürede topraktaki mikroorganizmalar, etrafımızı saran ormanlar buraları barınak yapan flora ve fauna, dereler, göller, bataklıklar, denizler, dağlar, yer altı su kaynakları, kısaca tek hücreden en gelişmiş insana kadar tüm canlıları kapsayan bir bütündür. Biz bunlardan bazılarına böyle kısa sürede verdiğimiz zarar, mutlaka bizleri de küresel felaketler olarak bulacak ve cezalandıracaktır. Çünkü bu biyosferde insanoğlu dilediği gibi çoğalarak, tüm dünyayı bilinçsizce kendi refahı için tüketerek, diğer biyosfer ortaklarımızı düşünmeden bir yaşam düzeni maalesef yoktur. İnsanoğlu 20. Yüzyılda ulaştığı teknoloji ile yarattığı sanal dünya maalesef kendi gerçeğine dönecektir. Doğa insanoğluna rağmen dengesini tekrar kurma yetenekleri ile donatılmış olup, bunu yaparken de en gelişmiş canlı türünü diskalifiye edebilir veya sayısını kendine zarar vermeyecek sayılara indirebilir.

Kaynak: akademisyenolmak.blogspot.com